Bir şehrin büyümesi, her zaman bir medeniyetin büyümesi anlamına gelmez.
Bugün etrafımıza baktığımızda yükselen binalar, genişleyen yollar, çoğalan alışveriş merkezleri ve kalabalıklaşan caddeler görüyoruz. Nüfus artıyor, şehirler yayılıyor, metropoller daha da büyüyor. Fakat bütün bu büyümenin içinde asıl soruyu çoğu zaman ihmal ediyoruz: İnsan bu büyümenin neresinde duruyor?
Şehir dediğimiz şey yalnızca beton, asfalt, bina ve nüfus yoğunluğundan ibaret değildir. Şehir; insanın kendisiyle, komşusuyla, mahallesiyle, kültürüyle, tarihiyle ve inancıyla kurduğu ilişkinin adıdır. Bir şehri şehir yapan yalnızca caddeleri, köprüleri ve yüksek yapıları değildir; sokaklarında hissedilen aidiyet, meydanlarında oluşan ortak hafıza, mahallelerinde yaşatılan dayanışma ve insan ilişkilerinde korunan nezakettir.
Bu noktada “medineleşme” kavramı üzerinde yeniden düşünmek gerekiyor. Çünkü medineleşme, sıradan bir kentleşme değildir. Medineleşme; insanların yalnızca aynı mekânda yaşaması değil, ortak değerler etrafında düzenli, ahlaklı ve anlamlı bir hayat kurabilmesidir. Yani mesele sadece insanların şehre gelmesi değil, şehirle birlikte bir medeniyet bilinci inşa edebilmesidir.
İnsan, fıtratı gereği sosyal bir varlıktır. Yalnız yaşamak için değil; tanışmak, paylaşmak, dayanışmak, sevinci ve derdi birlikte taşımak için yaratılmıştır. Kur’an’ın insanı tanışmaya, iyilikte yardımlaşmaya ve toplumsal sorumluluğa çağıran dili de bu hakikati bize hatırlatır. Bu sebeple insanın iki temel sığınağı vardır: İnanç ve kültür. İnanç, insana anlam kazandırır; kültür ise o anlamın günlük hayatta nasıl yaşanacağını gösterir. Gelenekler, komşuluklar, bayramlar, taziyeler, düğünler, mahalle sohbetleri ve ortak hatıralar insanı hayata bağlayan görünmez bağlardır.
Henüz ruhunu bütünüyle kaybetmemiş şehirlerde insan bu bağlarla ayakta durur. Camisiyle, mahallesiyle, esnafıyla, akrabalık ilişkileriyle, geleneksel dayanışma biçimleriyle kendini bir yere ait hisseder. Fakat metropol hayatına savrulan insan, bir müddet sonra bu sığınaklardan uzaklaşmaya başlar. Geçim telaşı, hız, rekabet, zaman baskısı ve modern hayatın sekülerleştirici dili insanı önce değerlerinden uzaklaştırır, sonra da yalnızlaştırır. Dinî duyarlılıklar zayıfladığında, kültürel bağlar koptuğunda ve insan kendini ait hissettiği çevreden uzak düştüğünde geriye kalabalıklar içinde yürüyen ama içinde derin bir boşluk taşıyan bireyler kalır.
Bu yalnızlaşma insanın fıtratına uygun değildir. Çünkü insan sadece çalışmak, kazanmak, tüketmek ve eve dönmek için yaratılmış bir varlık değildir. İnsanın duaya, muhabbete, sohbete, komşuya, akrabaya, dosta, mahalleye ve anlamlı bir çevreye ihtiyacı vardır. Bunlar zayıfladığında şehir büyüse de insanın iç dünyası daralır. Bir süre sonra bu daralma ruhsal yorgunluklara, bunalımlara, kaygılara ve derin bir aidiyet kaybına dönüşebilir.
Şehir, bir medeniyet tasavvurunun taşıyıcısıdır. Bir şehirde yalnızca ekonomi dönmez; kültür yaşar, hafıza korunur, gelenekler, komşuluklar, inanç biçimleri ve toplumsal ilişkiler kendine yer bulur. Şehir, geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş büyük bir köprüdür. Bu köprü zayıfladığında geriye şehir değil, yalnızca kalabalık kalır.
Türkiye’nin son yüzyıllık hikâyesine baktığımızda kentleşmenin en büyük toplumsal dönüşümlerden biri olduğunu görürüz. Kırdan kente göç, tarımda makineleşme, iş ve eğitim arayışı, sağlık ve güvenlik ihtiyacı milyonlarca insanı şehirlere taşıdı. Bu göç birçok aile için yeni umutların kapısını açtı. Ancak aynı süreç; plansız yapılaşmayı, altyapı sorunlarını, gecekondu bölgelerini, işsizliği, kültürel uyum problemlerini ve sosyal çözülmeyi de beraberinde getirdi.
Burada kentleşme ile kentlileşme arasındaki farkı iyi görmek gerekir. Kentleşme, insanların şehirde yaşamasıdır. Kentlileşme ise şehir kültürünü benimsemek, ortak yaşam kurallarına uymak, kamusal alanı korumak, farklılıklara saygı duymak ve birlikte yaşama ahlakı geliştirmektir.
Bir insan şehirde oturabilir ama şehirli davranmayabilir. Apartmanda yaşayabilir ama komşuluk bilmeyebilir. Kalabalık caddelerde yürüyebilir ama kimseye selam vermeyebilir. Aynı metroyu, aynı yolu, aynı pazarı paylaşabilir; fakat aynı hayat duygusunu paylaşmayabilir.
Modern metropollerin en büyük çelişkisi de burada ortaya çıkar. Metropol insana özgürlük sunar; iş, eğitim, kültür, sanat, ulaşım ve iletişim imkânları sağlar. Fakat aynı metropol, insanı yalnızlaştırma gücüne de sahiptir. İnsan binlerce kişiyle yan yana yaşar ama çoğu zaman kimseyle gerçek bir bağ kuramaz. Aynı apartmanda yıllarca oturan insanların birbirinin adını bilmemesi, modern şehir hayatının en acı göstergelerinden biridir.
Eskiden mahalle yalnızca evlerin bulunduğu bir yer değildi. Mahalle bir dayanışma alanıydı. Çocuk sokakta büyür, yaşlı yalnız kalmaz, esnaf müşterisini tanır, komşu komşunun derdiyle ilgilenirdi. Bugün ise mahalle kültürünün yerini birçok yerde site hayatı, güvenlik kameraları, kapalı kapılar ve mesafeli ilişkiler aldı. İnsan güvenlikli binalarda yaşıyor ama toplumsal güven duygusunu kaybediyor.
Elbette bireyselleşme bütünüyle olumsuz bir süreç değildir. Modern şehir, bireye kendi hayatını kurma, mesleğini seçme, farklı çevrelerle tanışma ve kendini geliştirme imkânı verir. Fakat bireyselleşme, toplumsal sorumluluktan kopuşa dönüştüğünde sorun başlar. İnsan yalnızca kendi konforunu, kendi başarısını ve kendi çıkarını merkeze aldığında şehir ortak yaşam alanı olmaktan çıkar; birbirine temas etmeyen yalnız bireylerin geçici durağına dönüşür.
Bugün ihtiyacımız olan şey, sadece daha büyük şehirler kurmak değildir. Daha yaşanabilir, daha adil, daha insani şehirler kurmaktır. Yol yapmak elbette önemlidir; fakat insanı insana ulaştırmayan yollar eksiktir. Bina yapmak gereklidir; fakat içinde komşuluk kurulmamış binalar ruhsuzdur. Meydanlar inşa etmek değerlidir; fakat o meydanlarda ortak bir hayat duygusu yoksa şehir kendi anlamını kaybeder.
Bu yüzden şehir meselesi yalnızca belediyelerin, mimarların ya da şehir plancılarının meselesi değildir. Şehir meselesi aynı zamanda ahlak, kültür, eğitim ve medeniyet meselesidir. Çünkü şehir insanı şekillendirir; insan da şehri. Nasıl bir şehirde yaşarsak, bir süre sonra ona benzeriz. Gürültülü şehirler aceleci insanlar üretir. Ruhsuz şehirler yalnız insanlar üretir. Adil ve huzurlu şehirler ise daha güçlü toplumların zeminini hazırlar.
O hâlde temel soru şudur: Şehirlerimiz büyürken insanımız da büyüyor mu? Binalar yükselirken toplumsal bağlarımız güçleniyor mu? Yollar genişlerken gönüllerimiz de genişliyor mu? Metropoller genişlerken insanın inancı, kültürü, komşuluğu ve iç huzuru da korunabiliyor mu?
Eğer kentleşmeyi yalnızca nüfus artışı ve betonlaşma olarak görürsek, elimizde büyük ama yorgun şehirler kalır. Fakat medineleşme fikrini, yani şehirle birlikte medeniyet, ahlak, dayanışma, inanç, kültür ve ortak yaşam bilincini yeniden hatırlarsak; o zaman şehirler yalnızca yaşadığımız yerler değil, bizi insan yapan mekânlar hâline gelir.
Çünkü gerçek şehir, insanı kalabalıklar içinde kaybeden değil; insana kendini, komşusunu, Rabbini, kültürünü ve medeniyetini hatırlatan şehirdir.
Kalemin sorumluluğu, hakikatin yükünü taşımaktır.

YORUMLAR