Modern dünya bize ilişkileri hızlı tüketmeyi, bireyselliği kutsamayı ve her şeyi somut, maddi kalıplara oturtmayı öğretti. Bir ilişkide veya ailede sadakatsizlik denildiğinde akıllara hemen üçüncü şahıslar, gizli saklı ilişkiler ya da somut aldatma hikayeleri geliyor. Oysa günümüz yuvalarını içten içe kemiren, aile bağlarının temellerini dinamitleyen çok daha sinsi, çok daha derin bir tehlike var:
Manevi ihanet.
Aile kurumunun kutsallığına gölge düşüren bu durum; günümüzde özellikle babanın sınırsız fedakârlığı ile çocukların narsistik suistimali arasında sıkışan, annenin ise bu iki uç arasında bir tampon bölge, bir arabulucu olmaya çalıştığı trajik bir döngüde kendini gösteriyor.
Peki, nedir evdeki manevi ihanetin bu boyutu?
Geçmişin yokluklarından, ekonomik zorluklarından süzülerek gelen bugünün babaları; kendi yaşayamadıkları gençliği, mahrum kaldıkları imkanları, alamadıkları eğitimleri çocuklarına altın tepside sunmayı bir varoluş gayesi haline getirdiler.
“Ben görmedim, evladım görsün; ben zorluk çektim, onlar çekmesin, hayata bir sıfır önde başlasınlar” motivasyonu, modern babalığın en büyük itici gücü oldu. Ancak bu sınır tanımayan, âdeta bir özveri seline dönüşen verme arzusu, modern tüketim toplumunun bencil, talepkâr çarklarıyla birleştiğinde trajik bir sonuç doğurdu:
Çocukların her şeyi kendilerine hak görmesi, her konforu bir standart sayması. Bir babanın sağlığını, gençliğini, zihinsel ve fiziksel enerjisini ailesinin refahı için eritmesi, karşılığında ise çocuklarından sadece daha fazlasını isteyen talepkâr bir nankörlük ve umursamazlık görmesi, günümüzün en yaygın ve en acı veren manevi ihanetidir.
Bu noktada çocukların sergilediği tutum, basit bir ergenlik şımarıklığı sınırını çoktan aşarak sistematik bir psikolojik sömürüye dönüşür. Babanın sunduğu konfor alanını, harcadığı parayı, gösterdiği müsamahayı bir lütuf, bir sevgi gösterisi veya takdir edilmesi gereken bir çaba olarak değil; zorunlu bir hizmet, babanın yerine getirmesi gereken yapısal bir borç gibi algılamaya başlarlar.
Babanın sınırlarını sonuna kadar zorlamak, onun maddi ve manevi birikimini pervasızca, hiçbir sorumluluk almadan tüketmek, aslında o babanın bir insan, bir birey olarak varlığına, duygularına ve emeğine saygı duymamaktır. Ev; bir sevgi, paylaşım ve karşılıklı büyüme alanı olmaktan çıkıp bir tarafın sürekli sömürüldüğü, diğer tarafın ise sürekli tükettiği asimetrik bir ticaret merkezine dönüştüğünde, o evdeki manevi bağlar kopmuş demektir. Fiziksel olarak oradasınızdır; faturalar tıkır tıkır ödenir, akşamları aynı masaya oturulup yemek yenir ama içeride bir yerlerde, birbirinin güvenini, sevgisini ve inancını ipotek altına almış yabancılar üretilir.
Bu gerilimli, toksik ve sürdürülemez üçgende annenin üstlendiği rol ise hem hayati hem de son derece yıpratıcı bir psikolojik işçiliktir.
Anne; sürekli sömürülen, emeği değersizleştirilen baba ile bencil, talepkar çocuklar arasında bir diplomat, bir denge unsuru, yani sarsılan bir köprü olmak zorundadır. Bir yandan hayat arkadaşının kırılan onurunu, incinen gururunu tamir etmeye çalışır; onun öfkesini şefkatle yumuşatır, yıpranmış ruhuna pansuman yapar. Diğer yandan ise çocuklarına vefa, sorumluluk, empati ve teşekkür etme bilincini aşılamak için çırpınır durur. Ancak bu bitmek bilmeyen denge siyaseti, anneyi de iki ateş arasında bırakarak ruhsal olarak âdeta felç eder. Anne köprüsü, her iki taraftan gelen baskıyla esner, çatırdar, aşınır. Ne babaya tam yaranabilir ne çocuklara; çünkü her iki taraf da anneyi kendi safına çekmek, kendi haklılığına ortak etmek ister. Anne sustukça yükü artar, konuştukça hedef tahtasına oturtulur.
Fiziksel şiddet veya somut aldatma kadar görünür olmadığı için manevi ihanet, dış dünya ve toplum tarafından genellikle fark edilmez.

YORUMLAR