Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ahmed Mikdat GÜNEŞ

Özgürlük mü, Ölçüsüzlük mü? Kaybettiğimiz Adab-ı Muaşeret

 

Bir toplumun medeniyet seviyesi yalnızca yaptığı yollarla, yükselttiği binalarla ya da ekonomik rakamlarla ölçülmez. Bana göre asıl medeniyet; insanın insana gösterdiği saygıda, kamusal hayata duyduğu hassasiyette ve nesilden nesile aktarabildiği ahlak anlayışında kendisini gösterir.

Eskiler bütün bunları güzel bir kavramla ifade ederdi: Adab-ı muaşeret.

Bu kavram yalnızca birtakım görgü kurallarından ibaret değildi. İnsan olmanın zarafetini de içinde barındırırdı. Nerede, nasıl konuşacağını bilmek; büyükle küçüğün hukukunu gözetmek, komşunun hakkına riayet etmek, bulunduğu ortama göre davranmak ve giyinmek… Kısacası insanın önce kendisine, ardından çevresine duyduğu saygının adıydı adab-ı muaşeret.

Bugün üzülerek görüyorum ki bu anlayış hayatımızdan sessizce çekilip gidiyor.

Dijital çağın beraberinde getirdiği gösteriş kültürü, sosyal medyanın beğeni üzerine kurulu dünyası ve tüketim anlayışı, görünür olmayı giderek daha önemli hâle getirdi. Öyle ki insanın karakterinden, bilgisinden veya yaptığı işten önce ne kadar dikkat çektiği konuşulabiliyor. Kıyafet de zaman zaman bir ihtiyaç yahut estetik tercih olmanın ötesine geçerek bu görünürlük yarışının araçlarından birine dönüşüyor.

Üstelik giyim yalnızca kişinin kendisini ilgilendiren, çevresinden bütünüyle bağımsız bir mesele de değildir. İnsanlar kıyafetleriyle, davranışlarıyla ve kullandıkları dille çevrelerine ister istemez bir mesaj verirler. Toplum dediğimiz yapı da zaten bu karşılıklı etkileşimin içinde oluşur.

Bu nedenle mesele benim için yalnızca moda meselesi değildir.

Asıl üzerinde durulması gereken; mahremiyet duygusunun giderek zayıflaması, utanmanın küçümsenmesi ve edebin sanki geçmişte kalmış bir kavrammış gibi görülmeye başlanmasıdır.

Bugün sokaklarda, caddelerde, alışveriş merkezlerinde ve dijital platformlarda karşılaştığımız kimi görüntüler beni ister istemez şu soruyu sormaya sevk ediyor:

Özgürlük gerçekten bu mudur?

Yanlış anlaşılmamak adına açıkça söylemek isterim: Ben özgürlüğün karşısında değilim. Tam tersine insan düşüncesinde, inancında, üretiminde ve kendisini geliştirmesinde özgür olmalıdır. Bunlar güçlü ve medeni bir toplumun vazgeçilmezleridir.

Fakat özgürlük ile ölçüsüzlüğü birbirinden ayırmak zorundayız.

Özgürlük, insanın iradesini bilinçli biçimde kullanabilmesidir. Ölçüsüzlük ise başkasını, çevreyi ve ortak yaşamın gerektirdiği hassasiyetleri tamamen göz ardı etmektir. Medeni toplumlar yalnızca haklardan söz etmez; hakların yanında sorumlulukları da hatırlatır. Çünkü sokak, okul, hastane, toplu taşıma aracı veya herhangi bir kamusal alan yalnızca bir kişinin değil, hepimizin ortak yaşam alanıdır.

Özellikle genç kuşaklara, belki de fark ettirilmeden, tehlikeli bir düşünce aşılanıyor:

“Ne kadar görünürsen, o kadar değerlisin.”

Oysa insanın değeri teninde değildir. İnsanın gerçek değeri; ahlakında, şahsiyetinde, bilgisinde, emeğinde, ilim ve irfanındadır.

Elbette ahlakı yalnızca kıyafet üzerinden değerlendirmek de büyük bir yanlış olur. Son derece düzgün giyinip ahlaken kötü davranan biri olabileceği gibi, sade yaşayan ve örnek ahlak sahibi insanlar da vardır. Benim anlatmak istediğim zaten insanları yalnızca kıyafetlerine bakarak yargılamak değildir.

Ancak şu gerçeği de görmezden gelemeyiz: Kıyafet, insanın toplumla kurduğu ilk iletişim biçimlerinden biridir. Bu nedenle giyim anlayışının toplumsal kültür, mahremiyet ve karşılıklı saygı bakımından konuşulmasını yadırgamamak gerekir.

Asıl sorumuz şu olmalıdır:

Biz çocuklarımıza nasıl bir toplum bırakacağız?

Onlara daha fazla tüketmeyi, daha çok görünmeyi ve başkalarının ilgisini çekmeyi mi öğreteceğiz; yoksa şahsiyet sahibi olmayı, ölçülü yaşamayı, kendisine olduğu kadar başkasına da saygı göstermeyi mi?

Kanaatimce Türkiye’nin yeniden adab-ı muaşereti ciddi biçimde konuşmaya ihtiyacı var.

Çocuklarımız okullarda matematik, fen veya yabancı dil öğrenirken nezaketi, görgüyü, dijital ahlakı, kamusal alan bilincini ve karşılıklı saygıyı da öğrenmelidir. Bunları eğitimin tali bir meselesi gibi görmemeliyiz. Çünkü bilgi insanı güçlü kılar; fakat o gücün nasıl kullanılacağını çoğu zaman ahlak belirler.

Kanun, suç işlendikten sonra devreye girer; ahlak ise insanı daha o suça yönelmeden durdurabilir. Hukuk toplumsal düzeni kurar, vicdan ise o düzenin insanlar arasında yaşayabilmesini sağlar.

Bir toplumu ayakta tutan yalnızca kanun maddeleri değildir. Edep, vicdan ve hayâ da en az onlar kadar önemlidir.

Üstelik hayâ, bazı çevrelerde anlatıldığı gibi insanı küçülten veya özgürlüğünü elinden alan bir duygu değildir. Aksine insanın kendisine sınır koyabilmesinin, nefsine hâkim olabilmesinin ve karşısındaki insana saygı gösterebilmesinin işaretlerinden biridir.

Burada uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir kanaatimi de paylaşmak istiyorum.

Bu meselenin artık yalnızca “kişisel tercih” denilerek geçiştirilemeyeceğini düşünüyorum. Çünkü tartıştığımız şey sadece kimin ne giydiği değildir. Kamusal hayatın saygınlığından, toplumsal kültürümüzün korunmasından ve gelecek nesillere bırakacağımız yaşam biçiminden söz ediyoruz.

Bu sebeple yıllardır konuşmaktan çekindiğimiz bir konuyu kavga etmeden, kimseyi aşağılamadan ve hayat tarzları üzerinden düşmanlık üretmeden tartışabilmeliyiz.

Kanaatimce Türkiye Büyük Millet Meclisi, ilgili bakanlıklar, hukukçular, akademisyenler, eğitimciler ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla kamusal alanda giyim standartları ve toplumsal nezaket ilkeleri konusunda kapsamlı bir çalışma yapılması artık tartışılmalıdır. Gerek görülürse toplumun ortak değerlerini, bireysel hakları ve kamusal düzeni birlikte gözeten bir yasal çerçevenin gerekip gerekmediği de demokratik usuller içerisinde ele alınabilir.

Burada özellikle altını çizmek isterim: Böyle bir düşünceyi dile getirmekteki amacım herhangi bir insanı ötekileştirmek, aşağılamak veya bir hayat tarzına düşmanlık etmek değildir. Benim derdim, ortak yaşam kültürümüzün gözümüzün önünde azar azar aşınmasıdır.

Bu görüşüme katılmayanlar elbette olacaktır. Hatta olmalıdır da. Fikir dediğimiz şey konuşuldukça, eleştirildikçe ve farklı görüşlerle karşılaştıkça olgunlaşır. Fakat bir toplum, kendi değerlerini tartışmaktan korkarak geleceğini inşa edemez.

Bugün konuşmaktan kaçındığımız meseleler, yarın çocuklarımızın hayatının bir parçası olacaktır. O gün geldiğinde “Bu noktaya nasıl geldik?” diye sormamak için bazı meseleleri bugünden konuşmak zorundayız.

Ben medeniyetin yalnızca insana haklarını hatırlatmak olmadığına inanıyorum. Medeniyet aynı zamanda insana sorumluluklarını da hatırlatabilmektir.

Özgürlük, insanın üzerindeki bütün sınırları kaldırması değildir. Gerçek özgürlük; insanın nefsine hâkim olabilmesi, iradesini koruyabilmesi ve kendi hayatını yaşarken başkasının da aynı toplumda yaşadığını unutmamasıdır.

Çünkü bir millet önce utanma duygusunu kaybederse, ardından birbirine duyduğu saygıyı kaybetmeye başlar. Saygının ardından ortak değerler aşınır. Ortak değerlerin zayıfladığı yerde ise toplumsal huzuru korumak giderek zorlaşır.

Medeniyet, insanın ne kadarını gösterdiğiyle değil; kendisini, ailesini, toplumunu ve değerlerini ne kadar koruyabildiğiyle başlar.

Kalem; hakikatin sesi, vicdanın emanetidir.

Şimdi Paylaş:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER