“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”
(Âl-i İmrân, 3/104)
Kur’an’ın ifadesiyle “el-emru bi’l-ma’rûf ve’n-nehyu ani’l-münker”; yani iyiliği yaygınlaştırmak ve kötülüğe engel olmak, yalnızca dinî bir tavsiye değil, insanlığın ortak vicdanını ayakta tutan temel bir sorumluluktur.
Arapçada “el-Ma’rûf” kelimesi; “bilinen, tanınan ve doğru kabul edilen” anlamına gelir. Kökeni olan “arafe” fiili ise bilmek, tanımak ve kabul etmek mânalarını taşır. Bu sebeple maruf; sadece dinin emrettiği değil, aynı zamanda temiz vicdanın, sağduyunun ve bozulmamış fıtratın da güzel bulduğu bütün değerleri ifade eder.
Adalet, merhamet, dürüstlük, emanete sadakat, yardımlaşma, mazlumun yanında durmak ve haksızlığa karşı çıkmak marufun temel sütunlarıdır.
Bu değerlerin dili, milleti ve coğrafyası yoktur. Adalet, dünyanın neresinde olursa olsun adalettir. Zulüm de kime yapılırsa yapılsın yine zulümdür. Açın doyurulması, yetimin korunması ve güçsüzün hakkının gözetilmesi yalnızca bir toplumun değil, bütün insanlığın ortak meselesidir.
Nitekim Yüce Allah başka bir ayette şöyle buyurur:
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanırsınız.”
(Âl-i İmrân, 3/110)
Öyleyse marufu emretmek; yalnızca güzel söz söylemek değildir. İyiliğin önünü açmak, kötülüğe engel olmak ve gerektiğinde gücün karşısında hakkı savunabilmektir. Yakınımız yaptığında sustuğumuz, başkası yaptığında ise aynı yanlışa aynı tepkiyi göstermediğimiz anda artık maruftan değil, menfaatten söz edilmeye başlanır.
Tam da bu noktada karşımıza raiyye anlayışı çıkar.
Arapçada “er-Ra’iyye”; gözetilen, korunması gereken toplum anlamına gelir. Kelime, “ra‘â” fiilinden türemiştir. Bu fiil; gözetmek, korumak, bakımını üstlenmek ve sorumluluğunu taşımak anlamlarını içerir.
Hz. Peygamber’in meşhur hadisinde buyurduğu gibi:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”
Bu benzetmenin özü hükmetmek değil; korumak, gözetmek ve emanetin hesabını verecek olmanın bilincidir. Çoban, sürünün sahibi olduğu için değil; sürü kendisine emanet edildiği için sorumludur. Yönetici de halkın sahibi değil, kendisine emanet edilen yetkinin emanetçisidir.
Nisâ Suresi bu ölçüyü açıkça ortaya koyar:
“Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
(Nisâ, 4/58)
Şu hâlde makam, kişiye verilmiş sınırsız bir ayrıcalık değildir. Makam; ehliyetin, emanetin ve adalet sorumluluğunun adıdır. İnsanlara tepeden bakmanın değil, onların yükünü omuzlamanın yeridir.
Anadolu’da eskilerin güzel bir sözü vardır: “Çoban sürünün önünde yürür; ama otlak onun değildir.” Bu sade ifade, makamın mülk değil emanet olduğunu anlatan derin bir hikmet taşır.
Ne var ki zaman zaman raiyye anlayışı özünden uzaklaştırılarak kişisel menfaatlerin, ikbal hesaplarının ve makamı koruma kaygısının aracına dönüştürülebilmektedir. İşte tehlike tam da burada başlar.
Yönetici, makamını toplumu korumak için değil de kendisini korumak için kullanmaya başladığında emanet bilinci zedelenir. Halkın ihtiyaçları geri plana itilir; makamın devamı, insanların huzurundan daha önemli görülmeye başlanır. Hizmet için verilen yetki, zamanla itaat bekleyen bir tahakküm aracına dönüşür.
Böyle bir anlayışın ne marufla ne de raiyye hukukuyla ilgisi kalır. Çünkü maruf, gücü haklı çıkarmak için değil; güce sınır çizmek için vardır.
İşte bu yüzden maruf ile raiyye birbirinden ayrılmaz iki emanettir. Marufun kaybolduğu yerde yönetim kolaylıkla tahakküme dönüşebilir. Yöneticinin toplum karşısındaki sorumluluğu unutulduğunda ise makam, hizmet vasfını yitirerek şahsi ikbalin aracına dönüşme tehlikesi taşır.
Mâûn Suresi de dinî iddiaların samimiyetini, insanlara karşı sergilenen davranışlarla ölçer. Yetimi itip kakanı, yoksulu doyurmaya öncülük etmeyeni, ibadetini gösteriş vesilesi hâline getireni ve en küçük yardımı bile esirgeyeni ağır bir dille uyarır. Böylece dinin yalnızca sözden veya görünür ibadetlerden ibaret olmadığını; merhamet, paylaşma ve adaletle tamamlandığını hatırlatır.
Demek ki yalnızca konuşmak yetmez. Adaleti yaşamadan adaleti anlatmak, merhameti kuşanmadan merhameti tavsiye etmek ve dini temsil etmeden dini söylemek; insanı hakikate değil, gösterişe yaklaştırır.
Asıl tehlike ise kişisel menfaatleri dinî ifadelerle örtmek, makam hırsını kutsal kavramlarla meşrulaştırmak ve insanları Allah’ın adıyla aldatmaktır.
Allah’ın adını anarak adaletsizlik yapmak, dini topluma karşı bir baskı aracına dönüştürmek veya kutsal değerleri makamın devamı için kullanmak; yalnızca insanlara değil, dinin özüne karşı da büyük bir haksızlıktır. Çünkü din, makamları korumak için değil; insan hakkını, adaleti ve ahlakı korumak için vardır.
Unutulmamalıdır ki makamlar gelip geçicidir. Yetki sona erer. Unvanlar unutulur. Fakat çiğnenen bir insan hakkı, ihmal edilen bir emanet ve kırılan bir gönül; sahibini hem bu dünyada hem de ahirette takip eder.
Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:
“İşte ahiret yurdu… Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyenlere veririz. Güzel son, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.”
(Kasas, 28/83)
Asıl mesele makamı muhafaza etmek değildir.
Asıl mesele; makamdayken marufu, adaleti, emaneti ve insan onurunu muhafaza edebilmektir.
Kalem; hakikatin sesi, vicdanın emanetidir.

YORUMLAR