Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ahmed Mikdat GÜNEŞ

Dosdoğru Olmak…

Bazı ayetler vardır ki, sadece okunmak için değil, ömür boyu omuzlarda taşınmak için indirilmiştir. Hûd Suresi’nin 112. ayeti de bunlardan biridir:

“Öyleyse sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Seninle birlikte Allah’a yönelenler de dosdoğru olsunlar. Aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir.”
Son günlerde bu ilahî emri sıkça duyar olduk. Kürsülerde, sohbetlerde, televizyon ekranlarında ve sosyal medya paylaşımlarında hep aynı ayet okunuyor. Elbette bu sevindiricidir.

Fakat asıl mesele, ayeti dilimize taşımak değil; hayatımıza taşıyabilmektir.
Çünkü Kur’an, sadece okunmak için değil, yaşanmak için gönderilmiştir.
Yıllar boyunca siyasetin, yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının içinde çeşitli görevlerde bulunma imkânı buldum. Bu süreçte çok farklı insanlarla yol yürüdüm. Sözü ile özü bir olan, doğruluktan taviz vermeyen insanlara da şahit oldum; doğruluğu dillerinden düşürmeyip, menfaat söz konusu olduğunda ilkelerinden kolayca uzaklaşanlara da…
İşte o zaman anladım ki, Hûd Suresi’nin bu emri sadece bireysel bir tavsiye değil; aileyi, ticareti, kamu yönetimini, siyaseti ve toplumsal hayatın tamamını kuşatan ilahî bir ölçüdür.
Bugün en büyük problemimiz doğruyu bilmemek değildir.
Asıl problem, bildiğimiz doğruları yaşayabilmektir.

Allah’ın emirlerini anlatmakta mahiriz; adaletten, ahlaktan, kul hakkından ve istikametten sıkça söz ediyoruz. Fakat aynı hassasiyeti makamımıza, ticaretimize, aile hayatımıza ve günlük ilişkilerimize taşıyabildiğimizi söylemek ne yazık ki her zaman mümkün olmuyor.

Anadolu irfanının yıllardır dilden dile aktardığı şu ifade, aslında hepimize yöneltilmiş bir uyarıdır:
“Söylem Ali, yaşam Yezid olmasın.”
Bu söz, bir ayrışmanın değil; bir ahlak muhasebesinin ifadesidir. Adaleti konuşup adaletsizlik yapmak, dürüstlüğü savunup emanete sahip çıkmamak, hakkı anlatıp haksızlığa sessiz kalmak… İşte asıl çelişki budur.
İstikâmet; sadece doğru söz söylemek değildir. İstikâmet, kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilmektir. Yetkiyi emanet bilmek, kul hakkından sakınmak, zayıfın yanında durabilmek, güçlü karşısında hakikati söyleyebilmektir. Çünkü doğruluk, insanın dilinden önce vicdanında başlar.

Bugün toplum olarak en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey; yeni sloganlar değil, yeni bir samimiyettir. Çocuklarımız bizden güzel cümleler değil, güzel örnekler bekliyor. Gençlerimiz nasihatten önce güvenilir insanlar görmek istiyor. Toplum ise makam sahiplerinin sözlerinden çok, adaletini ve ahlakını tartıyor.
Hayat bana bir gerçeği defalarca öğretti: İnsanlar söylediklerinizi bir süre sonra unutabilir; fakat doğruluğunuzu ve dürüstlüğünüzü unutmazlar. Geride bırakılan en büyük miras da budur.
Bugün belki de hepimizin, makamı, mesleği, meşrebi ve dünya görüşü ne olursa olsun, aynı soruyu kendisine sorması gerekiyor:
Ben gerçekten dosdoğru bir insan mıyım; yoksa sadece dosdoğru olmayı anlatan biri mi?

Hûd Suresi’nin bu emri yalnızca Peygamber Efendimize değil, onun izinden gitme iddiasında olan bütün müminlere yapılmış ilahî bir çağrıdır. Bu çağrıyı başkalarına hatırlatmadan önce kendi nefsimize yöneltebilirsek, işte o zaman ayetin ruhunu anlamaya başlamış oluruz.
Çünkü Allah, dillerimizin söylediğini de, kalplerimizin niyetini de, hayatlarımızın gerçeğini de eksiksiz bilmektedir.
Dosdoğru olmak zor olabilir; fakat hem dünyada güvenin hem de ahirette kurtuluşun yolu, başka hiçbir istikametten geçmemektedir.

Kalemin sorumluluğu, hakikatin yükünü taşımaktır.

Şimdi Paylaş:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER