Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Domates Kokardı Be Kardeşim!

Geçen gün markette domates seçiyordum. Öyle eskilerden kalma bir alışkanlık işte… Elime alıyorum, şöyle bir kokluyorum. Yanımdan geçen genç bir çocuk bana baktı. Sanki domates almaya değil de araç ekspertizi yapan biri gibi davranan bu herif ne yapıyor dercesine. Evladım nereden bileceksin… Bizim zamanımızda domates koklanırdı. Çünkü kokardı. Şimdiki gibi kırmızıya boyanmış bilardo topu değildi. Bizim çocukluğumuzda domatesin bir karakteri vardı. Karpuzun bir şahsiyeti, salatalığın bir duruşu. Şimdi bakıyorum, hepsi birbirine benziyor.

Domatesler birbirine benzemezdi. Şimdiki gibi asker tıraşı olmuş acemi birliği gibi dizilmezlerdi tezgâhlarda. Kimisinin burnu eğriydi. Kimisinin bir yanı şişkindi. Kimisinin üzerinde çatlak vardı. Ama hepsinin bir karakteri vardı. Şimdiki domateslere bakıyorum. Hepsi aynı boy. Hepsi aynı renk. Hepsi aynı şekil. Sanki domates değil de torpilsiz memur alımı mülakatından geçmişler. Ya da meyve sebze güzellik yarışmasına katılmışlar, birbirlerinin tıpatıp aynıları.  Çocukluğumda bahçeden kopardığımız domatesi tişörtümüze sürter, üstündeki tozu alır, çatır çatır yerdik. Şimdi bir domates alınca önce yıkıyorsun. Sonra tekrar yıkıyorsun. Sonra internette “Bu nasıl yıkanır?” diye araştırıyorsun. Beyaz sirkeli suda bekletip bir daha yıkıyorsun. Üzerindeki zirai ilaç kalıntısı kaldı mı acaba diyorsun, sonra yine içine bir şüphe oturuyor. Domates sofraya gelene kadar sanki sınır kapısından geçmiş gibi kontrollerden geçiyor. Sadece domateslerde geçerli bir durum da değil bu. Diğer tüm meyve ve sebze ürünlerinde de geçerli.

Vahşi kapitalizm düzeninden karpuzlar da etkilendi ve değişti. Ya da dönüştü desek daha doğru bir tabir olacak. Bizim çocukluğumuzda karpuz almak ciddi bir işti. Öyle bugünkü gibi market arabasına iki tane atıp kasaya gitmek yok. Karpuz seçmek başlı başına bir meslekti. Her mahallede mutlaka bir karpuz uzmanı bulunurdu. Karpuza vururdu. “Küt küt.” Kulağını dayardı. Bir daha vururdu. Sonra büyük bir ciddiyetle: “Bu güzel çıkacak.” derdi. Nasıl anlıyordu? Kimse bilmezdi. Muhtemelen kendisi de bilmiyordu. Belki de karpuzun güzel çıkması adına bir dua vardı. Onu okuyordu. Ama nedense hep doğru çıkardı. Karpuz kesildiği zaman evde sessizlik olurdu. Herkes ilk dilimin tadına bakılmasını beklerdi. Bir lokma alınırdı. Ardından ortak karar açıklanırdı: “Bal gibi.” İşte o gün karpuz sınıfı geçmiş olurdu. Şimdi karpuz alıyorum. Dışı güzel. Şekli güzel. Rengi güzel. Kesiyorum. Bir lokma alıyorum. Sanki kırmızıya boyanmış salatalık. Ne tat var ne koku. Karpuzun kendisi bile şaşırmışçasına. “Ben de ne olduğumu  bilmiyorum.” der gibi duruyor.

Çilekler de değişti. Ah o eski çilekler. Bizim çocukluğumuzdaki çilekler küçücüktü. Ama kokusu bahçenin öbür ucundan gelirdi. Şimdiki çilekler yumruk kadar olmuş. Maşallah diyorsun. Bir tane yiyorsun. Tat yok. Sanki çileğin fotoğrafını yemişsin. Bir de elmalar vardı. Ağaçtan kopardığımız elmaların yarısını kurtlar yemiş olurdu. Eskiden buna kızardık. Şimdi düşünüyorum da…Meğer kurdun bile seçici olduğu zamanlarmış. Şimdi bazı meyvelere kurt yaklaşsa “ Bu ne lan” der gerisin geriye döner.  Yıllar geçtikçe meyveler büyüdü. Sebzeler büyüdü. Kasalar büyüdü.  Marketler büyüdü. Ama nedense tatlar küçüldü. Sanki birileri lezzeti azaltıp yerine güzel görüntüleri koymuş. Çünkü artık meyvenin tadından önce fotoğrafı önemli olmuş. Eskiden insanlar meyveyi yemek için alırdı. Şimdi bazıları paylaşmak için alıyor. Karpuz sofraya değil, sosyal medyada görücüye çıkıyor. Domates salataya değil, filtreye giriyor. Belki de sorun tam burada başladı. Biz toprağın ne söylediğini dinlemeyi bıraktık. Etiketin ne söylediğini dinlemeye başladık. Eskiden karpuzu kesince evde bayram havası olurdu. Şimdi nerede???

Bir de tavuklar vardı. Bizim köyde tavuk dediğin gezerdi. Koşardı. Kaçardı. Yakalamak için üç kişi peşinden koşardık. Köşeye sıkıştırır üzerine atlar yakalardık.  Şimdi bazı tavuklar o kadar hızlı büyüyor ki kafesler içinde sağında suyu, solunda yemi. Muhtemelen bacaklarının ne işe yaradığını bilemeyen müebbette mahkum, infazını bekleyen tavuklar. Kırk beş gün içerisinde  market raflarına çıkıyorlar. Eskiden inekler çimen yerdi. Şimdi ineklerin yediği şeylerin içerik listesini okuyorsun, insan kendi kahvaltısından şüphe ediyor. Yıllar geçti. Teknoloji gelişti. Arabalar hızlandı. Telefonlar akıllandı. Ama nedense domates aptallaştı.  İşte bu yazı benim kaybolan bir domatesin peşine düşme hikâyemdir. Belki sadece domates değildir aradığım. Belki çocukluğumdur. Belki köydeki arkadaşlarım. Belki de para kazanma hırsı uğruna kaybettiğimiz o eski samimiyettir. Ama ne olursa olsun… Şunu biliyorum: Ben çocukken domates domates gibi kokardı. Şimdikilerde görüntü var ses yok…

Şimdi Paylaş:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER