İnsanlık tarihini kimin yazdığını pek bilmeyiz ama tarihi yazan hep kendisine göre taraflı yazmış. O zamanlar da varmış yandaş tarih yazıcıları. Düşünsenize… Binlerce yıl önce mağarada yaşayan iki tane adam var. Biri bütün gün av peşinde, kan ter içinde hayatını riske atarak koşturup duruyor. Diğeri ise mağaranın önünde taşların üzerine oturmuş gökyüzüne bakıyor. Taşları üst üste diziyor. Akşam oluyor, taşlarla oynayan adam eline bir kemik alıp duvarı karalıyor, birkaç şekil ve çizgi çiziyor. Yıllar sonra o tembel adam tarih sahnesinde anlatılırken bütün işi yapan, temel gıda ve ihtiyaç problemini çözen şahıs unutulup gidiyor.
Bugünün kahramanı sanatsal çizikleriyle tembel abimiz oluyor. Çünkü mağarayı korudu. Avdan dönen adam da bakıyor elleri çamurlu, ter su içinde:
“Ulan ben mamutla boğuştum, sen ne yaptın kardeşim?” “Ben duvara sanat yaptım, yazdım kardeşim. Tarihi yazan kazanır.”
O gün bugündür insanlık iki sınıfa ayrıldı: İşi yapanlar ve yapılan işi anlatanlar.
Sonra insanlar tarımı keşfetti. Ardından köyler kuruldu, şehirler kuruldu, krallıklar kuruldu. İlk insanlığın kurduğu krallıklardan bu yana, her kralın ortak bir özelliği var onu söyleyin bana desem ne dersiniz? Cevap basit değil mi? Tüm krallar saray yaptırmayı sever. Her halkın ortak özelliği de: O saray yaptırılırken sırt ağrısı çekmesi. Bel fıtığı olması.
Günümüzde ise taş taşımaktan ziyade dert taşımaktan beli bükülüyor halkın. Gene ortak özellik. Vay be. Gün olur, döner devran derler. Ne hikmetse insanlık geçmişten günümüze hep aynı. Yalnız tarih kitaplarına bakarsak evvela şu yazar: “Kralın büyük vizyonu sayesinde muhteşem bir saray inşa ettirdi.” Kimse de çıkıp: “Abi taşı ben taşıdım. Kolonu taşırken arkadaşım altında kaldı.” diyemez.
Yıllar yılları kovaladı. Buharlı makinelerin icadı ile birlikte sanayi devrimi geldi. Makineler çıktı. İnsanlar daha hızlı üretmeye, aynı oranda da hızlı tüketmeye başladı. Eskiden bir ceket için terziler günlerce uğraşırken artık dakikalar içinde ceketler üretiliyordu. Sonra birileri durup düşündü: “İnsanların işi kolaylaştıysa daha çok dinlenmeleri gerekir. Hobileriyle daha fazla vakit geçirmeleri gerekir.”
Ama başka birileri hemen itiraz etti:
“Olur mu? Onca zaman boş yere geçer mi? Daha fazla çalıştırabiliriz. O iş bitince farklı işleri yapmaya yönlendirebiliriz. Ayrıca yaptığı işin eskiye nazaran daha az değerli olması sebebiyle daha az ücrete çalışmaya da zorlayabiliriz.”
İşte modern dünya biraz da bu toplantının sonucudur.
Bugün cebimizdeki telefon, dedelerimizin hayal bile edemeyeceği kadar güçlü. Ama dedemizin üç komşuyla o samimi sıcak sohbetleri biz üç yüz kişilik mesaj grubunda bile göremiyoruz. Teknoloji ilerledi. Arabalar hızlandı. Binalar yükseldi. Ama annelerin değişmeyen bir özelliği kaldı: “Üstüne bir şey al, üşüteceksin.” Bu cümle muhtemelen insanlık tarihi ile aynı yaşa sahip diye düşünüyorum. O dönemlerde de söylenmiş olabilir. Belki çok uzun zaman önce mağara kapısında elleri belinde bir anne oğluna şöyle seslenmiştir:
“Postunu giy evladım, mamut avına öyle çıkılmaz.”
İnsanlık tarihi aslında biraz da budur. Bir tarafta dünyayı değiştirmek için çabalayan insanlar. Diğer tarafta ise televizyon kumandasını ararken elinde tuttuğunu fark eden insanlar. Ve işin komik tarafı ise şu; biz geçmişe bakıp “Atalarımız ne kadar ilkelmişler.” diyoruz. Muhtemelen iki yüz yıl sonra bizim torunlar da bizler için: “Bunlar gerçekten arabaların direksiyonlarını beden güçleri yani elleriyle çeviriyormuş” deyip gülecekler.
Demek ki insanlık tarihi; hatalar, yanlışlar, meraklar, keşifler ve birazcık da unutkanlıklar üzerine kurulmuş uzunca bir hikayedir. Çünkü insan değişir, teknoloji gelişir, çağlar değişir ama insanın fıtratı değişmez.
Ve son söz: Tarihi yazan kazanır!!!

YORUMLAR