Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Savaş YUVA

Delil Var, Şahit Var; Ama Şikayet Yok!

Geçtiğimiz gün bir yolcu, belediye otobüsündeki şoförün dikkatsizliği ve ani manevrası nedeniyle dengesini kaybederek yere düştü ve ciddi bir şekilde yaralandı. Çevredekiler hemen ambulans çağırdı. Hastaneye götürüldü, muayene edildi, raporu verildi. Ardından karakola gidildi, ifadeler verildi.

Buraya kadar her şey rutin bir süreçti.
Olayın en dikkat çekici yanı ise yolcunun tavrıydı.
Etrafındakiler düşen yaşlı adama: “Şikayetçi olacak mısın?” diye sordular.
O ise: “Hayır” dedi.
Herkes şaşırdı; çünkü ortada şahitler vardı, kamera kayıtları mevcuttu, deliller açıktı.
Sebebini sordular. Amca, şu cevabı verdi:
“Haklı olsam da şikayetçi olup mahkemelerde sürünmek istemiyorum.”

Evet, işte burası…
Tam olarak da burası…
Yani yolcunun “Haklı olsam da şikayetçi olup mahkemelerde sürünmek istemiyorum.” demesi.
Meselenin “en acı ve can alıcı noktası!”

Bir de ben tercüme edeyim dilerseniz. Mevcut adalet sistemi, çoğu zaman mağduru korumak yerine onu yoruyor, belirsizliğe sürüklüyor ve resmen usandırıyor. Yolcunun “haklı olsam da uğraşamam” noktasına gelmesi, tam olarak bu anlama geliyor.

Bir düşünün:
Bir olay başınıza geliyor.
Yerden göğe kadar haklısınız…
Yanınızda gönüllü şahitleriniz var…
Olaya dair açık ve net kamera görüntüleriniz var…
Ama tüm bunlara rağmen aylarca, yıllarca sürecek davaların altında ezilme ihtimali sizi susturuyor.

Bu Daha Ne ki?! Sayısız Sahneler Var!…

Günümüze kadar bu şekilde adalet sistemine yansımayan sayısız dramatik sahneler var:

Bir kadın defalarca şiddet görüyor; ama “Aman duyulmasın, mahalleye rezil olmayayım” diye susuyor. Mahkemeye gitse yıllarca sürecek bir dava, toplum baskısı ve tehditler onu korkutuyor.

Bir işçi, iş yerinde güvenlik önlemleri alınmadığı için işçilerin gözü önünde yaralanıyor. “Eğer şikayet edersem işimden olurum” korkusuyla susuyor. Böylece işverenin ihmali yine devam ediyor.

Hastanede yanlış tedavi yüzünden bir hasta zarar görüyor. “Dava açsam yıllarca sürer, sonuç çıkmaz” düşüncesiyle dosya kapatılıyor.

Bir memur, amirinden sürekli baskı ve hakaret görüyor. “Dilekçe yazarsam sürgün yerim, işimden olurum” korkusuyla sineye çekiyor. İntihar vakaları ardı arkası kesilmiyor.

Bir köyde fabrika derelere zehirli atık bırakıyor. Köylüler şahit ama “Şikayet edersek işten atarlar, baskı görürüz” korkusuyla susuyor.

Ve kaza yapan bu yolcu da böyle. Dikkatsiz bir şoför yüzünden yaralanıyor. Kamera kayıtları ve şahitler olmasına rağmen “Uğraşmaya değmez, mahkemelerle baş edemem” düşüncesiyle şikayet etmiyor.

Mağdurun Suskunluğu, Suçlunun Kazancıdır!

İşte haklı olunsa bile, ya “uğraşamam” korkusu ya da “susayım, başım ağrımasın” düşüncesi, adaletsizliğin üstünü örtüyor.

Görüldüğü gibi mesele ve manzara hep aynı:
Ya “korku,” ya “umutsuzluk,” ya da “boşuna uğraşmam” düşüncesi adalete hep böyle gölge düşürüyor.

Durum böyle olunca da suçlunun suçu, “düşeş düşer gibi” suçlunun hanesine “kâr” olarak yazılıyor.
Yani kadına şiddet uygulayan kişi, artık cezasız şekilde evine dönüyor…
İşçinin canını hiçe sayan işveren, üretime kaldığı yerden devam ediyor…
Yanlış tedavi yapan doktor, görevini sürdürüyor…
Mobbing uygulayan amir, koltuğunda kalıyor…
Dereleri zehirleyen fabrika sahipleri, kârlarına kâr katıyor…

Olan ise hep mağdura oluyor:
Canı yanıyor…
Sesi kısılıyor…
Haklı olduğu halde susuyor…
Ya da susturuluyor…

Böyle giderse zamanla adalet terazisi işlemez hale gelir. Hak yerini bulmadıkça, haksızlık ödüllendikçe toplumun vicdanı çürür. Sustukça, görmezden geldikçe, unuttukça aslında haksıza cesaret verir, mağduru ise bir kez daha cezalandırmış oluruz.

Kağıt Üstünde Adalet Olmaz!

Gerçi bu düşen yolcu olayı da tıpkı diğer olaylar gibi kapandı bitti.
Evli evine, yolcu yoluna gitti…
Ve yine hayat kaldığı yerden devam etti…

Ama öyle olmuyor işte.
Gerçekte hayat, böyle yürümüyor…
Kağıt üstünde adalet tecelli etmiyor…

Bu tür olayları “oldu bitti”ye getirip unutturmaya çalıştıkça, toplumu biraz daha duyarsızlaştırıyoruz. Yarın aynı şey kendi başımıza geldiğinde yalnız kalıyoruz. Bir kazayı, bir dikkatsizliği, bir adaletsizliği görmezden gelmek; sadece o anı değil, geleceğimizi de karartıyor.

Bu olay için tüm işlemler yapıldı diyebilirsiniz belki.
Doğru, olaydan sonra apar topar raporlar tutuldu…
İfadeler çift taraflı nakledildi…
Kamera kayıtları arşivde saklandı…

Bunlar iyi, güzel ve olması gereken işlemler elbette!…
Raporların titizlikle tutulması, kelime kelime ifadelerin harfiyen yazılması, kamera kayıtlarının dosyalara istiflenmesi adalet adına umut verici şeyler…

Evet, tüm bu işlemler yapıldı.
Peki ya sonrasında bu işlemler hangi aşamalardan geçiyor?!…
İşte önemli olan bu.

Yani tutulan raporlar gerçekten kimlerin önüne gidiyor?
Dinlenen ifadeler kimin masasında değerlendiriliyor?
Arşivlenen kamera kayıtları açılıp inceleniyor mu?
Değerlendirme nasıl yapılıyor?
Sonuçta ne değişiyor?!…

Bu soruların cevabı yoksa, yapılan bunca işlemlerin de bir anlamı yok. Rapor tutmak, ifade almak, kamera kaydı saklamak sadece “görev yapılmış” görüntüsü vermekten ibaret oluyorsa, o zaman adalet arayışı baştan itibaren “kağıt” üzerinde kalıyor demektir. Oysa ki yaşananlar kağıt üzerinde yaşanmıyor; hayatın içinde yaşanıyor.

Sorumluluk Zincirini Görmezden Gelmek

Bir insan yere düştüyse bunun tek sebebi “talihsizlik” olamaz. Bu kazaya sebep olan şoför, neden böyle dikkatsiz hareket etti? Ona yeterli eğitim verildi mi? Trafikte insan hayatına gösterdiği özen denetlendi mi? Belediyeler, toplu taşıma şirketleri, ilgili kurumlar bu konularda sorumluluklarını yerine getirdi mi? Ulaşımda iş güvenliği ve sağlığı ne şekilde işleniyor? Ve daha bir dizi soru ve sorgu dizebilirim.

Mantıklı bir şekilde sorguladıkça işin ucu kaç kişiye ve kuruma uzanıyor görebiliyorsunuz değil mi? Yoksa sadece “Nasılsa şoför bulunur, yolcu da mecburen biner!” mantığıyla hareket edilirse ne adaletten ne de sistemden bahsetmek mümkündür.

Bir de bir olay araştırılırken her nedense sorumluluk zincirini genellikle görmezden geliyoruz. Bu olayı sistemsel olarak araştırırken sadece “şoför” ve “yolcu” üzerinde odaklanmak sorunu çözmüyor. Doğru sorular soruldukça ve  sorunlar didik didik deşildikçe bakın nasıl da asıl suçlular ortaya çıkıyor bir bir…

Hepimiz biliyoruz ki bu kazanın tek faili şoför değil; sorumluluk zinciri içinde yer alan ve sistemin işleyişinde rol alanların hepsi bu olayın faalidir. Biz gelecekte bu sahnelere daha çok tanık olacağız. Bugün yaşlı bir amca düştü, yaralandı. Yarın bir çocuk, bir kadın, bir engelli aynı dikkatsizlik yüzünden çok daha ağır bedeller ödeyebiliriz.

Direksiyon Sadece Aracı Değil, Hayatı Taşır!

Unutmayalım. Direksiyon başındaki şoför, sadece bir “aracı” değil, “insan hayatını” taşır. Adalet ise “mağduru süründürmek” yerine mağdurun hakkını korumak için daha “ulaşılabilir” bir sistemle işlenmelidir. Ama eğer adalet, haklıyı koruyamayıp mağduru yıpratıyorsa, işte asıl tehlike o zaman başlamıştır.

Sonuç itibariyle adaletin varlığı, kağıt üzerinde kaydedilen dokümanlarla değil, hayatın içinde mağduru koruyup güveni tesis etmekle ölçülür. Eğer haklı olan bir kişi, adalet mekanizmasını “sürünmece” sanıp susmayı seçiyorsa, orada adalet çoktan yere düşmüştür. O yüzden mesele bir yolcunun düşmesi değil; yere düşen adaletin ayağa kalkıp kalkamayacağıdır.

Şimdi Paylaş:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER