Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Zübeyt BOZKURT

Afganistan Darıldı, İran İncindi, Pakistan Huzursuzlandı

AKP yönetimindeki Türkiye’nin, son yıllarda izlediği dış politika tercihleri; yalnızca bölgesel dengeleri değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bağlara dayalı ilişkileri de doğrudan etkileyen sonuçlar üretmektedir. Irak, Suriye ve Libya örneklerinde görüldüğü üzere, uluslararası müdahalelerin doğurduğu yıkıcı sonuçlar karşısında Türkiye’nin konumlanışı uzun süredir tartışma konusudur.

Günümüzde ise benzer bir tartışma ekseni, Asya coğrafyasında yaşanan gelişmeler üzerinden yeniden şekillenmektedir. Amerika ve İsrail’in artan jeopolitik baskıları altında bulunan bölge ülkeleri, varlık-yokluk düzeyinde bir mücadele yürütürken; Türkiye’nin bu süreçte sergilediği tutum, hem akademik hem de siyasal düzlemde eleştirel değerlendirmelere konu olmaktadır.

Bu çerçevede Afganistan ile ilişkiler dikkat çekici bir kırılma yaşamaktadır. Tarihsel olarak “kara gün dostluğu” şeklinde tanımlanabilecek güçlü bağlara rağmen, Afganistan’ın Türkiye’ye yönelik mesafeli bir tutum geliştirdiği gözlemlenmektedir. Bunun temelinde, Türkiye’nin Afganistan’daki Amerikan varlığı ile aynı eksende algılanan politikaları yatmaktadır. Afgan halkı, uzun yıllar süren işgalin ardından kendi siyasi iradesini yeniden tesis ederken, bu süreçte Türkiye’ye yönelik duygusal ve politik bir kırgınlık geliştirmiştir. Buna rağmen Afganistan’ın, kendi iç sorunlarına ve yıkımın ağır sonuçlarına rağmen İran’a destek açıklaması yapması, bölgesel dayanışma refleksinin sürdüğünü göstermektedir.

İran özelinde ise durum daha da karmaşık bir görünüm arz etmektedir. İran, çok boyutlu bir güvenlik krizi ile karşı karşıya olup; suikastlar, sivil hedeflere yönelik saldırılar ve yoğun diplomatik baskılar altında varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Bu noktada Türkiye’den beklenen, en azından insani ve diplomatik düzeyde dengeleyici bir rol üstlenmesidir. Ancak mevcut politikaların, bu beklentinin aksine, dolaylı biçimde karşıt bloklara alan açtığı yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır. Özellikle Amerika’nın bölgedeki askeri ve stratejik hamlelerine karşı sergilenen temkinli hatta yer yer sessiz tutum, Türkiye’nin tarafsızlık iddiasını zayıflatmaktadır.

Bununla birlikte, İran’ın uluslararası sistemde “krizin sorumlusu” olarak çerçevelenmesi, normatif açıdan tartışmalı bir yaklaşımı da beraberinde getirmektedir. Zira saldırıya maruz kalan bir aktörün, “yeterli tavizi vermediği” gerekçesiyle suçlanması, uluslararası hukuk ve etik ilkeler bağlamında ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Aynı şekilde, İran’a yönelik saldırılara lojistik veya siyasi zemin hazırlayan aktörler yerine, doğrudan İran’ın hedef alınması; küresel söylemdeki çifte standart tartışmalarını derinleştirmektedir.

Hürmüz Boğazı meselesi de bu bağlamda ayrı bir önem taşımaktadır. İran’ın bu stratejik geçiş noktasını kapatma yönündeki hamlesi, uluslararası kamuoyunu harekete geçirmeye yönelik bir uyarı niteliği taşırken; bu adımın tek taraflı biçimde eleştirilmesi, bölgedeki güç asimetrisini göz ardı eden bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir. NATO’nun bölgedeki varlığına verilen destek, enerji hatlarının yönlendirilmesi ve dolaylı ekonomik katkılar gibi unsurlar da Türkiye’nin pozisyonunun sorgulanmasına neden olmaktadır.

İran’ın Türkiye yerine Pakistan’ı arabulucu olarak tercih etmesi ise, bu kırılmanın diplomatik düzlemde somutlaştığını göstermektedir. Bu tercih, yalnızca taktiksel bir karar değil; aynı zamanda güven algısındaki değişimin de bir yansıması olarak okunmalıdır.

Pakistan örneği, bu bağlamda dikkat çekici bir karşılaştırma sunmaktadır. Pakistan, İran’a yönelik tehditlere karşı açık ve net bir tutum sergilemekte; hem söylem düzeyinde hem de stratejik hamleler açısından güçlü bir destek ortaya koymaktadır. Özellikle nükleer tehditlere karşı verilen sert mesajlar, Pakistan’ın caydırıcılık kapasitesini vurgularken; İran’a yönelik olası bir deniz ablukasına karşı kara koridorları açma taahhüdü, bölgesel iş birliğinin somut bir tezahürü olarak öne çıkmaktadır.

Bu noktada Türkiye’nin benzer bir stratejik dayanışma geliştirmemesi, hatta bazı lojistik geçişlere izin verdiğine dair iddiaların gündeme gelmesi, Pakistan ile ilişkilerde de örtük bir gerilim doğurmaktadır. Dolayısıyla mesele yalnızca İran ile sınırlı kalmamakta; daha geniş bir bölgesel güven krizine evrilmektedir.

Bu gelişmeler, Türkiye’nin bölgesel liderlik iddiasını zayıflatmakta ve özellikle İslam dünyasında birlik arayışlarının yoğunlaştığı bir dönemde stratejik bir fırsatın kaçırılmasına neden olmaktadır. Uluslararası ilişkiler literatürü açısından değerlendirildiğinde ise bu süreç, “yumuşak güç” kapasitesinin aşınması ve “güven temelli diplomasi”nin zedelenmesi şeklinde okunabilir.

Tarihsel perspektiften bakıldığında, bu tür kırılmaların uzun vadeli sonuçlar doğurduğu bilinmektedir. Dolayısıyla mevcut politikaların gelecekte nasıl bir değerlendirmeye tabi tutulacağı, yalnızca bugünün değil, yarının da en önemli tartışma başlıklarından biri olmaya adaydır…

 

Selam ve Dua ile

Şimdi Paylaş:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER