Ankara bir kez daha uluslararası bir zirvenin ağırlığını taşıyor. Günler öncesinden başlayan hazırlıklar, alınan olağanüstü güvenlik önlemleri ve adeta olağanüstü hâli andıran uygulamalar nedeniyle Başkent’in gündemi NATO Zirvesi’ne kilitlenmiş durumda.
Şehrin birçok noktası güvenlik çemberine alınırken, bazı yollar trafiğe kapatılıyor, vatandaşların günlük yaşamı ciddi ölçüde etkileniyor. Hatta öyle bir noktaya gelindi ki, yabancı devlet adamlarının güvenliği ve konforu gerekçe gösterilerek vatandaşın yıllardır kullandığı parklar dahi geçici olarak kapatılıyor. Kendi ülkesinde böyle bir uygulamaya kalkışsa kamuoyunun sert tepkisiyle karşılaşabilecek bazı liderler için Ankara’da hayat adeta yeniden dizayn ediliyor.
Elbette devletler uluslararası organizasyonlar düzenler. Güvenlik tedbirleri alınır. Diplomatik hassasiyetler gözetilir. Bunlar işin doğal tarafıdır. Ancak meselenin doğal olmayan kısmı başka bir yerde duruyor.
O da basına yönelik uygulamalar…
NATO Zirvesi’ni takip etmek isteyen çok sayıda medya kuruluşunun akreditasyon taleplerinin reddedildiği yönündeki bilgiler kamuoyuna yansımış durumda. Türkiye’de son yıllarda sık sık tartışılan akreditasyon meselesi, bir kez daha gazetecilik mesleğinin önüne çıkarılan görünmez duvarları gündeme taşıdı.
Öncelikle şunu açıkça ifade etmek gerekir: Biz (Medya Gözü Olarak) NATO Zirvesi’ni takip etmek için herhangi bir başvuruda bulunmadık. Açık konuşmak gerekirse, NATO’nun kapalı kapılar ardında hangi konuları görüşeceğini öğrenmek için özel bir kart taşımaya ihtiyaç duymuyoruz. Dünya siyasetinin yönünü belirleyen aktörlerin hangi hesaplarla masaya oturduğunu, hangi stratejik hedefleri konuştuklarını ve hangi küresel planları değerlendirdiklerini anlamak artık çok da zor değil.
Ancak mesele bizim başvuru yapıp yapmamamız değil.
Asıl mesele, gazetecilik faaliyetinin belirli çevreler için ayrıcalık, bazı çevreler için ise yasak alan hâline gelmesidir.
Demokrasilerde gazetecinin görevi devlet adına konuşmak değil, toplum adına soru sormaktır. Gazeteci; alkışlayan değil sorgulayan, yönlendirilen değil araştıran, verilen bilgiyle yetinmeyip gerçeğin peşine düşen kişidir. Eğer gazetecilik yalnızca izin verilen alanlarda yapılabilecek bir faaliyet hâline gelirse, orada özgür basından söz etmek mümkün olmaz.
Daha da dikkat çekici olan ise, bu kez yalnızca hükümete eleştirel yaklaşan medya kuruluşlarının değil, iktidara yakınlığıyla bilinen bazı yayın organlarının da benzer uygulamalarla karşı karşıya kalmış olmasıdır.
Özellikle son dönemde ekonomi politikalarına yönelik eleştirileriyle dikkat çeken Yeni Şafak Gazetesi‘nin de zirve akreditasyonu alamadığı yönündeki açıklamalar medya kulislerinde geniş yankı uyandırdı. Gazetenin ekonomi yönetimine yönelik sert eleştirileri ve manşetleri düşünüldüğünde, yaşananların basit bir prosedür meselesi olup olmadığı sorusu ister istemez gündeme geliyor.
Elbette bu konuda kesin hüküm vermek doğru olmaz. Ancak gazetecilik refleksi, ortaya çıkan tablo karşısında soru sormayı gerektirir.
Acaba burada teknik bir değerlendirme mi söz konusudur?
Yoksa son dönemde yükselen eleştirilerin ardından verilen sembolik bir mesaj mı vardır?
Kamuoyunun merak ettiği husus tam da budur.
Türkiye, geçmişte de akreditasyon tartışmalarına yabancı bir ülke olmadı. Farklı dönemlerde farklı medya kuruluşları çeşitli gerekçelerle dışlandı, engellendi veya görmezden gelindi. Ancak bugün gelinen noktada ortaya çıkan tablo, sorunun yalnızca belirli bir kesimi değil, daha geniş bir medya alanını ilgilendirdiğini gösteriyor.
- Bu durum ister istemez şu gerçeği hatırlatıyor:
- Basın özgürlüğü sadece gazetecilerin meselesi değildir.
- Basın özgürlüğü doğrudan halkın haber alma hakkıdır.
Bir gazetecinin bir toplantıya alınmaması, yalnızca o gazetecinin sorunu değildir. O gazetecinin temsil ettiği okuyucuların, izleyicilerin ve vatandaşların bilgiye erişim hakkının sınırlandırılması anlamına gelir.
Bugün NATO Zirvesi için uygulanan akreditasyon politikaları tartışılırken yarın başka bir uluslararası toplantı, başka bir devlet programı veya başka bir kamu etkinliği için benzer uygulamaların gündeme gelmeyeceğinin garantisi yoktur.
İşte bu nedenle mesele NATO değildir.
Mesele bir zirve de değildir.
Mesele, devlet ile medya arasındaki ilişkinin hangi zeminde şekilleneceğidir.
Eleştiren medya kuruluşlarının kapının dışında bırakıldığı, sorgulayan gazetecilerin görmezden gelindiği bir sistem uzun vadede hiç kimseye fayda sağlamaz. Çünkü eleştirinin olmadığı yerde gelişim olmaz. Farklı seslerin susturulduğu yerde hakikat eksik kalır.
Ankara’da birkaç gün sonra zirve sona erecek. Dünya liderleri ülkelerine dönecek. Güvenlik bariyerleri kaldırılacak, kapanan yollar açılacak ve şehir yeniden normal hayatına kavuşacak.
Ancak geride şu soru kalmaya devam edecek:
Türkiye, dünyaya nasıl bir demokrasi fotoğrafı vermek istiyor?
Her görüşten gazetecinin görevini özgürce yapabildiği bir ülke görüntüsü mü?
Yoksa eleştirenlerin dışarıda bırakıldığı, sorgulayanların kapıdan çevrildiği bir medya düzeni mi?
Asıl tartışılması gereken konu NATO Zirvesi değil, işte tam olarak budur.
Selam ve Dua İle

YORUMLAR