Her gün sokaklarından geçtiğimiz, mahallelerimizin en ücra köşelerine kadar sızan zincir marketlerin camlarını süsleyen o devasa, renkli afişleri hepimiz biliyoruz:
– Yarı Fiyatına Fırsatlar!
– Dev İndirim!
– Aldın Aldın!
– Şok Fiyatlar!
İşte böyle süslü cümlelerle adeta birer kurtarıcı gibi tüketiciye sesleniyorlar. Ancak o afişlerin ardında yatan gerçek, vahşi bir pazarlama oyunudur.
Geçim derdiyle boğuşan, cebindeki son kuruşun hesabını yapan vatandaş, bu uyduruk afişlerdeki sözde indirim fırsatlarına bakarak sabahın köründe mağaza kapılarında kuyruğa giriyor.
Peki içeri adım attığında ne oluyor?
– O ürün bize hiç gelmedi.
– Stoklar sayımdaydı, bitti.
– Sadece bir adet gelmişti o da satıldı.
Bu cevaplar birer tesadüf değil, son derece planlı bir olta ve yem stratejisinin ezberletilmiş replikleridir.
Medya Gözü Gazetesi olarak konuyu derinlemesine araştırdığımızda birçok mağazaya o afişlerde boy boy sergilenen ürünlerin girişi dahi yapılmadığını görüyoruz.
Vatandaş indirimli bir televizyon, telefon veya mutfak eşyası alabilme umuduyla o kapıdan içeri sokuluyor. Ancak o ürünü bulamayınca elinde hazır tuttuğu parayı, gereksiz ürünleri alarak tüketiyor. Ki zaten asıl amaç o afişlerde sergilenen indirimli ürünleri satmak değil, tüketiciyi o labirentin içine çekip onlara türlü türlü akıl oyunlarıyla başka ürünleri satmaktır.
Cebinize Uzanan Gizli Eller!
Sadece olmayan ürünlerle içeri çekilmiyorsunuz; içeri girdiğiniz andan itibaren devasa bir psikolojik savaşın ortasına düşüyorsunuz.
Siz, kalmayan veyahut yerinde olmayan sözde o indirimli ürünü ararken, mağazanın derinliklerine doğru çekiliyorsunuz.
Temel ihtiyaçları en arkaya hapsederek sizi planlamadığınız yüzlerce ürünün arasında tur atmaya zorlarlar. Müzik ritmiyle adımlarınızı yavaşlatır, göz hizası stratejisiyle en pahalı ürünü avucunuza tutuştururlar.
Bu asla bir alışveriş deneyimi değil, iradenizin sistematik olarak gasp edildiği bir algı operasyonu…
Sistematik bir aldatma…
Ticari bir tuzak…
Ve yasal görünümlü bir dolandırıcılık…
Kısacası kurumsal soygunculuk…
Tehlikenin Boyutunu Siz Düşünün!
İşin en vahim ve en tehlikeli boyutu ise şu bence:
Bunu bir çıkmaz sokakta hayatta kalmaya çalışan sıradan bir mahalle esnafı yapmıyor.
Bunu; gücünü hunharca kullanan, mantar gibi her köşe başında biten, on binlerce şubesiyle sokaklarımızı adeta kuşatan devasa zincir markalar yapıyor.
Yani tehlike, bireysel bir aldatmacanın çok çok ötesinde.
Tek bir şubedeki ufak bir haksızlığı on binlerce şubeyle çarpın; artık tehlikenin boyutunu siz düşünün.
Piyasa Serbest, Tüketici Tutsak!
Sakın kimse bana bu organize soygunu süslü iktisat teorileriyle, “serbest piyasa” masallarıyla aklamaya, masumlaştırmaya kalkmasın!
Bu bir kere serbest piyasa değil, devasa şube ağlarının gücüyle halkın cebine doğrudan uzanan gizli bir eldir!
Bu aslında rekabet de değil, devasa sermaye gücüyle yerel esnafı acımasızca yok eden ve tüketiciyi alternatifsiz bırakan bir tekelleşmedir!
Hele hele bu, ticaret hiç değil; ülkenin finansal omurgasını sinsice kemiren, ulusal ekonomik yapıyı kökünden sarsan ve halkın refahına doğrudan kasteden organize bir ekonomik darbedir!
Bu arada burada hedef tahtasına koyduğumuz şey serbest piyasa modelinin kendisi değildir; biz bu sistemin özünü değil, bu modelin arkasına sığınarak yapılan organize usulsüzlükleri ve sömürüyü dile getiriyoruz.
Karşımızdaki tablo, arz-talep dengesiyle açıklanabilecek bir ticaret modeli değildir. Bu, on binlerce şubenin devasa gücünü bir silaha dönüştürüp doğrudan halkın cüzdanına çöken organize bir finansal kuşatmadır.
Tüketicinin çaresizliğini ve temel ihtiyaçlarını fırsata çeviren bu sistem, sadece bireysel bütçeleri değil, bir ülkenin ekonomik geleceğini de göz göre göre yağmalamaktadır.
Haksız Rekabetin En Çirkin Yüzü!
Bu durum sadece tüketiciyi aptal yerine koymakla kalmıyor, aynı zamanda piyasada çok ciddi bir haksız rekabete zemin hazırlıyor.
Düşünün; işinin ehli bir teknoloji mağazası, orijinal ve garantili bir ürünü belirli bir maliyetle, dürüstçe satmaya çalışıyor. Ancak zincir marketler, sırf mağazaya müşteri çekmek için aynı ürünün yarı fiyatına satılacağı algısını yaratıyor.
Ürün rafta yok…
Satış yok…
Ama yaratılan “ucuzluk” algısı var.
Bu haksız rekabet;
O güler yüzlü dürüst esnafın ticaretini baltalıyor…
Mahalle kültürünü çökertip girişimciliği köreltiyor…
Yerel ekonominin dengesini bozuyor…
Her Şeye Dadanan Bir Canavar!
Bu yapılar artık sadece zincir market değil; birer istila merkezi.
Bir yandan kırtasiyecinin malını satıyor,
Diğer yandan fırıncının unlu mamullerini,
Mobilyacının tasarımını,
Giyimcinin ürününü,
Hatta otomotivcinin otosunu satıyor…
Ne kadar meslek ve hizmet türü varsa, hepsine dadanıyorlar.
Hem fizikselde hem online dünyada önüne gelen her sektörü yutmaya programlanmış birer “ticari kara delik” halindeler.
Personel; Personel Değil, Adeta İsviçre Çakısı!
İşin daha da vahim tarafı, mesleki standartların yerle bir edilmesi.
Normal şartlarda bir fırıncının, bir kırtasiyecinin veya bir teknoloji uzmanının sahip olması gereken mesleki yeterlilik sertifikalar, ustalık belgeleri ve yasal yükümlülükler varken; bu zincir marketlerde çalışan personeller “her işi yaparım” mantığına kurban ediliyor.
Zincir marka personelleri teknik, derinlemesine ve tek bir alanda uzmanlaştıran bir meslek eğitimine tabi tutulmazlar.
Onlara verilen eğitim ve muamele;
– Saniyeler içinde kasadaki kuyruğa cevap vermek…
– Ürünleri milimetrik hızla rafa dizmek…
– Sabah cam silip gün boyu paspas çekmek…
– Tonlarca sevkiyatı tek başına sırtlanmak…
– Hiçbir eğitim almadan usta gibi donuk hamur pişirmek…
– Etiket ve kasa farkı krizlerinde müşterinin öfkesini göğüslemek..
– Eksik kadroyla hem reyon dizip hem hırsız kollamak…
– Müşteri gelince yüzüne yapay bir mutluluk maskesi takmak…
– Çıkan kasa açıklarını kendi harçlığından kapatmak..
– Bozuk transpaletle dev paletleri yokuş yukarı çekmek.
– “Yükseleceksin” vaadiyle asgari ücrete müdürlük yapmak…
– Yorgun ve halsiz bir şekilde ertesi sabah yine aynı yere koşmak…
İşte durum böyle olunca sabah kasada duran personel, öğlen unlu mamulleri hazırlıyor, akşam rafta ürün dizip yetmediği yerde cam siliyor.
Adeta bir “İsviçre çakısı” gibi her şeye koşturulan, ancak hiçbir konuda uzmanlığı olmayan bu personellerle hem hizmet kalitesi katlediliyor hem de iş güvenliği/hijyen gibi kritik standartlar yok sayılıyor.
Sonuca bakıldığında mesleki derinliği olmayan, her işi yarım yamalak yapan ve hız baskısı altında ezilen ve mutsuz çalışan modern köle ordular meydana geliyor.
Eğitimli personel yerine sürekli değişen, mutsuz ve ne yapacağını bilmeyen bir kadroyla hizmet aksıyor; millet kasada sıra beklerken, içeride sözde büyük bir “talep” varmış gibi bir algı yönetimi yapılıyor.
Bu Dokunulmazlığa Kim Dokunacak?
Sistemli sömürü ve mesleki yozlaşma göz göre göre sürerken sormak gerek:
Bu kuralsızlığın sorumluları nerede?
Çalışma Bakanlığı ve MYK, “esnek çalışma” kılıfıyla dayatılan bu çok yönlü sömürüye neden göz yumuyor?
Milli Eğitim Bakanlığı; fırıncılık kültüründen bihaber, hiçbir mesleki eğitimi bulunmayan çalışanların o endüstriyel fırınları kullanmasına nasıl müsaade edebiliyor?
Küçük esnafa ruhsat ve belge için dünyayı dar eden belediyeler ile Tarım ve Orman Bakanlığı denetçileri, dev zincirlerin kuralsızlığına gelince neden kör ve sağır kesiliyor?
Kendi üyelerinin hakkını, meslek onurunu ve piyasa adaletini savunması gereken meslek odaları, bu haksız rekabeti neden sahada değil de sadece uzaktan seyrediyor?
Unutulmamalıdır ki, denetim boşluğu sadece emeği yok saymakla kalmıyor; tüketici sağlığını, piyasa ahlakını ve mesleki standartları da yerle bir ediyor.
Mahalle Esnafı Neden İflas Ediyor?
Bu sistemin en büyük kurbanı kuşkusuz, işini ehliyle yapan mahalle esnafıdır.
Vergisini ödeyen, elektriğini zar zor denkleştiren, yılların emeğiyle dükkanını ayakta tutmaya çalışan fırıncı, kırtasiyeci ve mobilyacı; karşısında işin ehli olmayan, gücü elinde tutan bu kurumsal zorbalarla ne kadar mücadele etse de zamanla rekabet edemez hale geliyor.
Tüketici “Demek ki bu ürün aslında bu kadar ucuzmuş, esnaf beni soyuyor” diye düşünürken, aslında o zincirin kasasında gerçekleştirilen asıl soygunun parçası haline getiriliyor. Bu planlı tuzak, mahalle esnaflığı kültürünü yok ediyor, yerel ekonomiyi çökertiyor, ülkenin geleceğini karartıyor.
Birileri Kazansın Diye Hepimiz Kaybediyoruz!
Bu bir ticaret değil; bu, liyakatsizliğin, haksız rekabetin ve vicdansızlığın kurumsal kılıfa bürünmüş halidir. “İsviçre çakısı” gibi personellerle, içi boş indirim vaatleriyle ve her sektöre “dadanarak” yürütülen bu organizasyon, toplumsal dokumuzu ve esnaflık sistemimizi bitiriyor.
Sırf birileri daha çok kazansın diye bu sistemin korunması, aslında mahallelerimizin, emeğimizin, girişimciliğimizin, üretkenliğimizin ve geleceğimizin ateşe atılmasıdır.
Yetkiniz Yok mu?
Buradan, göz göre göre yapılan bu haksızlığa ve sessiz soyguna dur demesi gereken yetkililere sesleniyorum:
Milletin aklıyla alay edilen, emeğinin gasp edildiği bu sahte afiş oyunlarını denetlemek bu kadar mı zor?
İnsanların umutlarını istismar ederek mağazalara çekilmesine ve haksız rekabetle piyasa dengesinin bozulmasına daha ne kadar göz yumacaksınız?
Her geçen gün mantar gibi on binlerce mağazaya dönüşen bu devasa zincir marketlerin gücü, denetim mekanizmalarını felç mi etti?
Onlara; bunların hesabını sormak, onları denetlemek, yaptıkları usulsüzlükleri tespit edip yaptırım uygulamak için bu millet size görev, yetki ve sorumluluk vermedi mi?
Sadece son kullanma tarihi kontrolüyle yapılan göstermelik denetimlerle bu işin içinden sıyrılmak yeterli mi?
Bir sorun onlara afişte ilan edilen ürünlerin irsaliyeleri nerede?
O mağazaya o gün kaç adet ürün girdi?
Eğer ürün yoksa, o afiş hangi hakla orada asılıyor?
Bu, “Tüketiciyi Aldatmaya Yönelik Ticari Uygulama” suçudur. Yasalar ortadayken, bu yasaları uygulayacak irade neden sessiz?
Artık uyanma ve hesap sorma vaktidir.
Kimse bu milletin aklıyla oynamaya kalkmasın.
Multishare( Çoklu Paylaşım) Entegrasyonumuz Hizmetinizde!
Dijital dünyanın hızını, gazetecilik etiğiyle buluşturuyoruz. Medya Gözü Gazetesi ile entegreli olarak çalışan Medya Gözü mühendislerinin medya sektörüne yönelik olarak geliştirdikleri Multishare( Toplu Paylaşım) entegrasyonu Medya Gözü veri tabanıyla entegreli çalışmaktadır. Bundan sonra yazılarımızı, haberlerimizi ve tüm içeriklerimizi binlerce platforma anlık olarak ulaştırıyor; doğru bilgiyi, doğru mercilerle buluşturarak toplumsal etkileşimi güçlendiriyoruz.
Medya Gözü Gazetesi olarak, vatandaşın cebine uzanan bu kirli elleri her platformda teşhir edecek, bu gerçekleri her mercinin kapısına taşıyacağız. İnsanların kıt kanaat geçindiği bir dönemde, uyduruk afişlerle onları tuzağa düşürenlerin yakasından düşmeyeceğiz.
Medya Gözü Gazetesi’nin asıl varlık nedeni budur; göze batmayan ama göz çıkaran en küçük ayrıntıyı dahi görüp kamuoyuna bilgi sunmaktır. Bu, bizi diğer yayınlardan farklı kılan yegane ilkemizdir.
Çağrımız Karşılık Buldu!
Anadolu Üniversitesi yönetiminin yaz okulu kayıt süresini uzatma kararı, öğrencilerimizin mağduriyetini gideren çok yerinde bir adım olmuştur.
Anadolu Üniversitesi öğrencileri; ders kaydı ve yaz okulu gibi kritik süreçlerde SMS ve e-posta ile doğrudan bilgilendirme, hatırlatıcı bildirimler yapılması ve kayıt takvimlerinin daha önceden netleştirilmesini talep etmektedir.
Öğrencilerimizin bu haklı taleplerini yönetime iletmeleri sürecinde Medya Gözü olarak verdiğimiz destekle; dünkü “Duymayan Değil, Duyurmayan Sorumlu!” başlıklı köşe yazımızda (https://www.medyagoozugazetesi.com/duymayan-degil-duyurmayan-sorunlu/) dile getirdiğimiz iletişim eksikliğine karşı gösterilen bu sağduyulu yaklaşım için Anadolu Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Yusuf Adıgüzel ve yönetimine teşekkür ederiz.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

YORUMLAR