Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ahmed Mikdat GÜNEŞ

İnsanın Onuru ve Çıkarın Gölgesi

Tarih boyunca insanlık nice karanlık dönemlerden geçti. Savaşlar yaşandı, şehirler yıkıldı, imparatorluklar çöktü, kitleler zulme uğradı. Ancak bütün bu büyük felaketlerin yanında, bugün çok daha sessiz ama derin ilerleyen bir başka yıkımla karşı karşıyayız:

İnsanın onurunun, değerinin ve birbirine duyduğu güvenin aşınması.
Günümüzün belki de en büyük çelişkisi bu. Teknoloji hızla ilerliyor, iletişim imkânları katlanıyor, insanlara ulaşmak bir tık kadar kolaylaşıyor. Fakat bütün bu erişilebilirliğin ortasında insan, insana giderek daha da yabancılaşıyor.
İlişkilerimizin arasına görünmez bir hesap makinesi yerleştirdik sanki. Bir insanla tanıştığımızda, selamlaştığımızda ya da yan yana durduğumuzda zihnimizde hemen aynı sessiz soru beliriyor: “Bana ne faydası var?” Dostlukların samimiyetle değil çıkarla, yakınlıkların sevgiyle değil beklentiyle ölçüldüğü bir toplumda yalnızca bireyler değil, toplumun ortak vicdanı da yıpranıyor.

İnsanı gerçekten insan yapan şey aklı, makamı ya da sahip olduğu imkânlar değildir. Bizi ayakta tutan; vicdanımız, merhametimiz ve karşılık beklemeden iyilik yapabilme irademizdir. Ancak samimiyetin yerini hesap, güvenin yerini şüphe aldığında yalnızlaşma kaçınılmaz hale geliyor.
İşin daha tehlikeli boyutu ise bu durumun kanıksanması.

Çıkar uğruna yapılan davranışlar makul görülmeye; vefa “saflık”, dürüstlük ise “hayatın gerçeklerinden habersizlik” olarak nitelendirilmeye başlandığında, insan sadece değerlerini değil, kendisine duyduğu saygıyı da yitiriyor.
Herkesin bir hesap peşinde olduğunu gören birey, zamanla kendini koruma dürtüsüyle aynı çarkın içine giriyor. Kimse kimseye güvenmiyorsa şüphe duymayı; kimse karşılıksız el uzatmıyorsa geri durmayı öğreniyor. Sonunda ortaya, kalabalıklar içinde yalnızlaşmış, herkesin birbirine yakın ama kimsenin gerçekten dost olmadığı garip bir toplum çıkıyor.
Bir tebessümün ardında bile beklenti aramak, yapılan bir iyiliği ileride tahsil edilecek bir borç gibi görmek insan ruhunu yoruyor. Hayatı sürekli bir pazarlık masası gibi yaşayamayız.

Dostluk bir yatırım aracı, iyilik bir alacak kalemi değildir. İnsanın değeri, başkalarına sağladığı faydayla ölçülemez; insan, sırf insan olduğu için değerlidir.
Medeniyetleri ayakta tutan şey sadece binalar, ekonomi ya da gelişmiş kurumlar değildir. Bir toplumun asıl gücü; vicdanda, adalette, vefada ve sarsılmaz bir güven duygusunda saklıdır. Bunlar kaybolduğunda, geriye ne kadar büyük yapılar kalırsa kalsın, ortada gerçek bir toplum kalmaz. Toplumsal çöküş her zaman sokaklarda başlamaz; bazen bir dostluğun menfaate dönüşmesiyle, bazen de insanın sırf daha fazlasını kazanmak için kendi onurundan küçük bir parça vermesiyle başlar.
Bugün kendimize sormamız gereken asıl mesele şu: Çıkarlarımızı mı büyüteceğiz, yoksa insanlığımızı mı koruyacağız? Makamı, parayı ya da geniş bir çevreyi kazanırken; huzuru ve gerçek dostlukları kaybediyorsak, günün sonunda kime karşı kazanmış oluruz? Dünyaya karşı kazanıp kendine karşı kaybetmek, insanın en büyük yenilgisidir.

Belki de bugün yeniden birbirimize hesapsızca bakmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bir insanın elinden tutarken yarın ne kazanacağımızı değil, bugün onun neye ihtiyacı olduğunu düşünmek zorundayız. Çünkü gerçek medeniyet, elinde imkân varken başkasının onurunu ve hakkını ne kadar koruyabildiğinle ölçülür.

Kalem; hakikatin sesi, vicdanın emanetidir.

Şimdi Paylaş:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER