Türkiye’de bir enflasyon var, kabul, ama asıl dert insanların kendi elleriyle pohpohladığı gönüllü pahalılık. Ekonomi kitaplarında yazmaz; ahlaki değerleri çökmüş toplumların serbest ekonomi modelinde olmaması gerektiği. Bu bizim komşu Bulgar geliyorsa, yüz elli liralık menemen iki yüz elli olur. Özellikle benim gibi sınır şehrinde ya da turistik yerlerde yaşıyorsanız, ne demek istediğimi daha net anlarsınız. Bunun adı enflasyonun haricinde yerel ekonomik kriz değil, düpedüz ahlâkî çöküştür.
Turistleri gören esnaflar — ki bu arada, ahlaki değerlerine sahip çıkmaya çalışan esnaflarımızın varlığı az da olsa çok şükür ki hâlâ var — neyse, konumuza dönelim… Turisti gören esnafların gözleri parlıyor. Ama bu öyle bir parıltı ki, kaynak gözlüğü bile taksanız görgüsüzlüğüyle gözünüzü alıyor. “Onlar zengin nasıl olsa, satayım beş katına” mantığıyla fiyatlar şişirildikçe şişiriliyor. Peki sonra ne oluyor? O turist de bir daha gelmiyor. Çünkü kazıklanmak hiçbir milletin kültürel mirasında yok. Daha kötüsü, bu balon fiyatlar dönüyor dolaşıyor yerli halka yansıyor.
Sonra vatandaş için dışarıda akşam yemeği yemek, mekânda tatlı yemek, dondurma keyfi yapmak, yemek üstüne “Dur hanım, kahveyi dışarıda içelim, hem de hava almış oluruz” demek lüks oluyor. Kendi şehrinde turist olmak ne kadar acı bir durum. Turistik şehirlerde yaşayan yerli halk için dışarıda yemek yemek artık sosyal bir aktivite değil, lüks bir yatırım oluyor. Emekli bir abimiz ya da ablamız bir akşam yemeğine çıkacak buralarda ha! Tansiyonuna güvenene hodri meydan. Sosyal hayat yok oldu çünkü dışarıda çay yirmi beş lira. Turistik olmayan memleketimizin diğer şehirlerinde ise bir kilo patates üstüne demli bir çay, yanına da dumanı üstünde dedikodu alırsın.
Yaşadığım şehirden örnek vereyim sizlere. Başka şehirlere yolu düşenler “Şu şehre gittik, dondurmanın topu yirmi beş liraydı, hem de kocaman. Ağladık mutluluktan” diyen tanıdıklarım var.
İşin en trajik kısmıysa şu: Biz Müslümanız ya hani, öyle diyoruz ya. Dinimiz ne der? Misafiri yedir, içir, ağırlarken gönlünü hoş tut. Ama şimdi… Misafir mi geliyor? Hemen QR menü hazırla, fiyatları üç katına çek, üstüne de güler yüzü bir kenara bırak. Nasılsa bir daha gelmeyecek mantığıyla gelenin, gidenin cüzdanını ısıra ısıra turisti kaçır, sonra bunun adına ticaret de. Bunun adına ticaret değil, “yasal soygun” demek daha doğru olacaktır.
“Esnaf da haklı, ayakta kalmaya çalışıyor” diyenler olacak. Eyvallah, ama ayakta kalacağım diye başkalarını yatar pozisyona getirmek, yüksek kâr oranıyla değil, ahlaki fukaralıkla açıklanır.
Müşteri, dükkânın özel alanına girer girmez bir algoritma devreye giriyor. Esnafın kafasında çalışan bu ekonomik yapay zekâ, gelenin arabasına, kıyafetine, çantasına bakıp otomatik fiyat belirliyor. Çantası lüks ise tost üç yüz TL, ama aynı tostu sabah komşusuna yetmiş TL’ye satmıştır. Bir tost, iki ekonomi. Biri helal rızkın anısına, diğeri dövize tapan pagan tanrılara sunulan kurban.
İslâmî, kültürel değerler, misafirperverlik, komşuluk hukuku… Hepsi laf-ı güzaf. Etik mi dediniz? O da menüde yok, bitmiş.
İşin sonunda turist mutsuz, yerel halk yaka silker hâlde. Kim mutlu peki? O gün üç yüz liraya adı peynirli ama kendi lorlu gözleme satan esnafımız. Ertesi gün o da müşteri bekliyor ama etrafta ne turist var ne yerel halk. Sonra eller havaya. “Allah’ım işler açılsın.” İşler açılır açılmasına da önce sen biraz nefsini kapat.
Bugün insanların cebine göz diken, yarın kepengini indirir. Çünkü bu işin sürdürülebilirliği yok. Sen iki euro için iki gram vicdanını satarsan, bir süre sonra senin paran pul, müşterin ise yok olur.
Ve işin acı tarafı şu: Biri çıkıp bu durumu eleştirse hemen bir koro başlıyor: “Eee ne var canım, biz de para kazanmayalım mı?” Tamam da güzel kardeşim, kazanalım derken utanmayı, ölçüyü, adaleti, insanlığı niye kaybediyorsun? Bakın, para kazanmak ayıp değil. Ama insan kazandıkça alçalıyorsa, o paranın helal olup olmadığı konusunda kafamda soru işaretleri beliriyor. Helal ticaret sadece domuz eti satmamak değil; adam kazıklamamak, terazide hile yapmamak, karşındakini insan olarak görmek, onu kandırmamak, fahiş fiyatlarla ürün satmamak şahsi kanaatimdir.
Sen içinde katkı maddelerinin özerkliğini ilan ettiği gıdaları insanlara yedir, içir. Hastalıklara davetiye çıkar. Ocaklarına incir ağacını dik. Ülkenin topraklarına, milletinin menfaatlerine göz dikmiş vicdan yoksunu insan müsveddelerinin emellerini gerçekleştirmek adına piyasaya sundukları mallarını sat. Paralarına para kat. Müşterinin damarlarını margarinle tıka, kalp krizine sebebiyet ver. Milletin kul hakkına gir. Bu ticaretinden kazandığın parayla hacca, umreye git; sonra “Rabbim affeder ha!”
Unuttuğumuz şey şu: Yahu aynı geminin içindeyiz. Bana vereceğin zarar, gün gelecek sana yansıyacak. Etki, tepkiyi doğurur. Rafa kaldırdığımız insafımızı artık olması gereken yere koyalım. Empati kurarak, birbirimizi sevelim, sayalım. Unutmayın, rızayla aldığınız beş lira, rızasını almadan aldığınız elli liradan daha büyük, daha bereketlidir. Para bir şeydir ama her şey değildir.
Sevgiyle kalın.

YORUMLAR