Tarihin arşivine aldığı ilginç bir çelişki de Fransa’dan…
Fransa, 2011 yılında çıkardığı yasa ile kamuya açık alanlarda dini gerekçelerle dahi olsa yüzün kapatılmasını ve peçe takılmasını yasaklamış, buna uymayanlara 150 avro para cezası getirmişti. Ancak koronavirüs salgını patlak verdiğinde, halk sağlığını koruma gerekçesiyle bu defa sokakta maske takmayarak yüzünü kapatmayanlara aynı miktarda, yani 135-150 avro civarında cezalar uygulandı. Hukuki gerekçeleri farklı da olsa, ortaya çıkan bu tezat hafızalara kazındı.
Merhum Ali Rıza Septioğlu’nu hatırlar mısınız? Milletvekili olduğu dönemde Fırat Üniversitesi bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi açılması için hazırladığı dosya ile Meclis koridorlarında dolaşırken dönemin Tunceli Milletvekili Kamer Genç ile karşılaşır. Kamer Genç espriyle yaklaşarak şöyle der: “Yahu Şeyhim! Sen yine Elazığ’a bir yatırım götürüyorsun. Ver o dosyayı bana da ben Tunceli’ye götüreyim.” Septioğlu da aynı nüktedanlıkla cevap verir: “Al oğlum Kamo, verdim. Götür Tunceli’ye, almazsan ayıp edersin.” Kamer Genç dosyanın İlahiyat Fakültesi talebi olduğunu görünce gülümseyerek, “Şeyhim vallahi yok, bu bizim seçmene uymaz” der. Siyasette farklı dünya görüşlerinin böylesi samimi diyaloglar kurabildiği dönemler de yaşanmıştı.
Siyasi tarihimizin tartışmalı figürlerinden eski Başbakan Nihat Erim ile ilgili de kulislerde yıllarca konuşulan çarpıcı iddialar vardır. 12 Mart 1971 muhtırası sonrasında partiler üstü başbakan olarak göreve gelen Erim’in, dış ilişkiler ve derin devlet yapılanmaları konusunda bazı çevrelerle temasta olduğu, hatta Encümen-i Dâniş gibi gayriresmî danışma odaklarının telkinleriyle karşılaştığı öne sürülür. İngilizce eğitimi aldığı dönemdeki yabancı eğitmenler üzerinden istihbarat ağlarıyla temas kurulduğuna dair rivayetler dönemin siyasi kulislerinde sıkça tartışılmıştır. Nitekim Erim, Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinden birine tanıklık etmiş ve ne yazık ki 1980 yılında bir suikast sonucu hayatını kaybetmiştir.
Siyasi arenada kendi geçmişiyle çelişen tutumlar sergileyen aktörlerden biri de Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Parti içinde yaşanan derin görüş ayrılıkları bir yana, tarihsel hafıza ile bugünkü söylemler arasındaki tutarsızlıklar dikkat çekicidir. Örneğin, 1970’li yıllarda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına giden süreçte Meclis aritmetiğinde ve o dönemin siyasi ikliminde belirleyici rol oynayan karar alıcı mekanizmaların karşısında yeterince direnç gösterilememiştir. Ancak bugün aynı siyasi gelenek, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının anmalarında en ön saflarda yer alarak onları birer bağımsızlık sembolü olarak sahiplenmektedir. Benzer şekilde, 1937-1938 Dersim Harekâtı dönemin tek parti iktidarı eliyle yürütülmüşken, günümüzde parti içindeki bazı kanatların bu olay üzerinden yüzleşme ve özeleştiri söylemleri geliştirmesi derin bir tarihsel tezattır. Bir zamanlar baskılara maruz kalarak ülkesini terk etmek zorunda kalan Şair Nâzım Hikmet’in mirasına bugün aynı çevrelerin koşulsuz sahip çıkması da bu siyasi çelişkilerin çarpıcı birer örneğidir.
28 Şubat sürecinin en tartışmalı bürokratlarından eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz’ün açıklamaları da bu bağlamda dikkat çekicidir. Gürüz, 2009 yılında Ergenekon soruşturması sürecinde savcılığa verdiği ifadelerde ve kamuoyuna yansıyan değerlendirmelerinde, Batı ittifakına ve Amerikan dış politikasıyla uyumlu çizgiye olan bağlılığını açıkça dile getirmiştir. Türk siyasal hayatında genellikle örtülü biçimde savunulan veya “stratejik ortaklık” kavramı arkasına gizlenen bu jeopolitik yönelim, doğrudan ve açık bir ifadeyle telaffuz edildiğinde kamuoyunda ciddi bir şaşkınlık yaratmıştır. Zira Türkiye’de bürokratik elitlerin savunduğu bağımsızlıkçı ilkeler ile fiiliyatta izlenen dışa bağımlı politikalar arasındaki mesafe, böylesi itiraflarla tarihin kaydına girmiştir.

YORUMLAR