Kelimelerin sihri vardır. Cazibesi, alımlılığı insanın kulağına gelince o ses içine bir ferahlık veren. “Garanti” kelimesi mesela bir huzur güven ortamı doğurur zihninde rahatlatır, gevşetir. “Uzman” kelimesi var ise isminin başında güvenirsin. Çünkü adı üzerinde uzman vay beee. “Yatırım” kelimesi vardır bir de cebinde yemeyip içmeyip biriktirdiğin, vitrinin önünde ne güzel mont deyip iç geçirdiğin ama parana kıyıp alamadığın birikimlerinin toplamının oluşturan mal varlığın. Bir de Fon kelimesi var. Üç kuruş birikimini arttırmayı hayal eden, enflasyon karşısında birikimini korumaya gayret eden, alın terinin kıymetini bilen kardeşlerimiz, abilerimiz, ablalarımız.
Bir Anne oğluna sorar;
“Yavrum birikmiş paracığın var mı?”
“Var anne.”
“Ne kadar gözümün çiçeği?”
“Dört bin lira.”
“A benim güzel yavrum. Git o paranın yarısıyla elektrik ve doğalgaz parasını ödeyip geliver. Gerisi sana kalsın.”
Bu günümüzün yatırım örneklerinden biri. Yani halkımızın yüzde seksen beşlik kısmının bir örneği. Fatura yatırmak, kira yatırmak, kredi kartı borcunun asgarisini yatırmak, kredi ödemesini yatırmak, coinlere az da olsa biraz para yatırmak. Tavan yapacak ümidiyle gece gözlerini yuman halkımın rüyası. Neticesinde hepsinde bir yatırma eylemi var. Arada sırada yatırılma durumu da olmuyor değil yani. Neticesinde hoş olmayan durumlar olsa da. Alıştık artık. Belki de biraz hoşumuza bile gider hale geldi. Alışkanlık işte. Onsuz olmuyor, onunla da olmuyor ya neyse.
Fon dünyasında ise rakamlar biraz farklı… Orada dört bin lira, “yuvarlama hatası” gibi kalıyor. Mini minnacık. On milyon yüz doksan altı bin lira derken ki yukarı yuvarlayıp On milyon iki yüz binin dördü gibi anlayacağınız.
Fon dediğin nedir? Diye soracak olursanız baştan söyleyeyim ekonomist değilim, birilerinin borazanını öttüren uzman tayfasından hiç değilim. İsmimim başında insanları kandırmaya çalıştığım ünvanlarım yok. Sade kahve gibiyim. Sade vatandaş. Sizlerden biriyim yani. Zaten olsaydım bu yazıyı yazmaz, muhtemelen bir yerde “yatırım danışmanlığı” yapardım. Cebimde para varsa onunla pazara, markete giderim. Fon yöneticisi olsam herhalde pazara gitmeden önce pazarın fon performansına bakardım. Ama son günlerde memleketin gündemindeki fon meselesine bakınca insan ister istemez düşünüyor:
“Yahu bizim fon niye hep bitiyor?”
Çünkü vatandaşın fonu ne hikmetse ayın ortasında bitiyor. FONSUZ olmak donsuz olmak gibidir demiş biri. Bu durum korkutuyor insanı. Bazı fonların hikayesi ise milyar liralarla konuşulur.
SPK, 17 Eylül 2026 itibarıyla yedi portföy yönetim şirketine ait yüz otuz bir fonun tasfiyesine karar verdiğini açıkladı. Bu fonlardaki yatırımcı sayısı ise dört yüz elli beş bin yedi yüz elli sekiz olarak duyuruldu. Yani yine aynı yere geliyoruz. Ülke nüfusunun o kalan yüzde on beşlik kesiminin birazı yani. Bu rakamı duyunca insanın aklına ilk şu geliyor:
“Yahu memleketteki yüzde seksen beşlik kesim yatırımını cüzdanına sığdırabiliyorken, geri kalan kısmından yastık altında tutanlar da mı borsaya çıkmış?”
Meğer yastık altı çoktan bitmiş. Yastığın kendisi yorganla birlikte fona girmiş. Çarşafta düşünceli girsem mi bende diye.
Vatandaşın FONU:
Bizim vatandaşın yatırım anlayışı biraz farklıdır. Ay başı maaş yatar. Akşam elektrik faturası. Ertesi gün doğalgaz. Sonra market. Sonra çocuk okul masrafı. Ayın ortası gelir… Vatandaş banka hesabına bakar. Banka hesabı da vatandaşa bakar. İkisi birbirine sessizce bakar. Sonra banka:
“Başınız sağ olsun.” der gibi bir görüntü verir. Bizim fon böyle. Adı da:
Aylık Geçim Fonu. Getirisi? Sıfır. Gideri? Çok. Risk oranı? Çocuğun okul masrafı açıklandığında ise ettiğin zarar yüzde on beş.
BİR DE MİLYARLIK FONLAR VAR
İşin absürt tarafı burada başlıyor. Soruşturma kapsamında yapılan mali incelemelerde bazı çok yüksek tutarlı para hareketleri mercek altına alındı. 28 Eylül’de yayımlanan haberde, X biri adına 1 Temmuz-16 Eylül 2026 arasında toplam üç milyar doksan iki milyon yetmiş beş bin beş yüz on üç liralık fon çıkışı tespit edildiği bildirildi. Paranın kaynağı, bağlantıları ve nihai yararlanıcılarına ilişkin incelemenin sürdüğü de aktarıldı.
Şimdi bunu bizim mahalle ölçeğine indirelim.
Benim cebimde otuz beş bin lira olsa:
“Bunun on iki biniyle market, üç biniyle benzin, beş biniyle fatura, kalan onbeş bine de Allah kerim.” derim.
Üç milyar lirayı benim telefonumdaki hesap makinesi görse:
“Abi yanlış bastın herhalde ben bu hesabı yapamam.” der.
Hesap makinesi malulen emekli olur. Sıfır arabaya malulen girer. Beş sene kullanır beş sene sonra satarak para kazanır.
FON MU, FİLM Mİ?
Bir de işin içine fon yöneticileri, şirketler, hesap hareketleri, tedbirler, soruşturmalar girince insan kendisini ekonomik bir film setinde hissediyor.
Bir tarafta:
“Fon!”
Diğer tarafta:
“MASAK!”
Öbür tarafta:
“SPK!”
Bir başka tarafta:
“Başsavcılık!”
Vatandaş ortada:
“Benim beş bin lira oldu iki bin beş yüz gerisi nerede?”
Bütün kurumlar bir anda ciddi ciddi çalışmaya başlayınca vatandaşın da aklına şu geliyor:
“Benim para da biraz değerliymiş demek ki…”
Yarım Milyonluk Hikaye
Burada asıl mesele sadece kişiler ya da rakamlar değil. Dört yüz elli beş bin yedi yüz elli sekiz yatırımcı demek, aynı oranda farklı farklı hayat demek.
Kiminin emeklilik parası… Kiminin çocuğunun eğitim parası… Kiminin yıllarca biriktirdiği para… Kiminin “Şunu değerlendireyim de biraz çoğalsın” diye kenara koyduğu üç beş kuruş… Para dediğin sadece para değildir. Arkasında emek vardır. Sabahın köründe kalkmak vardır. Mesai vardır. Ter vardır. Helal olanın da tabi. Diğeri nasıl oluyor şahsen bilmiyorum. Yapanlara sorun. Dumanı üstünde haram yemenin ne olduğunu, hak yemenin tadını alanlar biliyor galiba ya neyse…
“Yapılan birikimlerde bir gün lazım olur” diye yapılan fedakarlık vardır. O yüzden finans dünyasında rakamlar büyüdükçe insan hikayeleri küçülmemeli. Çünkü ekranda “üç milyar” yazarsın… Ama o üç milyarın içinde binlerce insanın hayali olabilir.
BİRİKİMİN DE KENDİSİNE GÖRE KADERİ VAR
Bizim rahmetli büyükler derdi ki: “Paranın bereketi önemli.” Şimdi ekonomi dünyası buna yeni bir cümle ekledi:
“Paranın nerede durduğu da önemli.”
Eskiden para cüzdanda dururdu. Sonra bankaya girdi. Sonra kredi kartına geçti. Sonra dijital bankacılık geldi. Şimdi fon çıktı. Yarın ne çıkacak bilmiyorum. Belki de:
“Paranızı Metaverse’ te bekletiyoruz.” diyecekler.
Vatandaş:
“Param nerede?”
“Sanaldaki kasada.”
“Kasayı görebilir miyim?”
“Yok.”
“Parayı görebilir miyim?”
“Yok.”
“Peki para var mı?”
“Blockchain’de.”
“Allah’ını severseniz bana köydeki teneke roket şeklindeki kumbaramı geri verin!”
FONUN FONU OLMAZ!
Şaka bir yana… Bu işin en ciddi tarafı güven meselesi. Çünkü vatandaş parasını bir yere yatırırken sadece matematik hesabı yapmaz. Güvenir. Sisteme güvenir. Kuruma güvenir. Denetime güvenir.
“Ben anlamıyorum ama bunlar biliyordur” der.
İşte o “güven” zedelenirse, mesele sadece bir yatırım hesabının meselesi olmaktan çıkar. İnsanların geleceğe bakışını da etkiler. SPK da son dönemdeki düzenlemelerin yatırımcı tasarrufunu korumaya, şeffaflığı artırmaya ve fonlar üzerinden manipülasyon imkanını sınırlandırmaya yönelik olduğunu açıkladı.
Yani mesele sadece:
“Param kaç para oldu?” meselesi değil. Asıl mesele:
“Paramı kime ve hangi sisteme emanet ediyorum?” meselesidir.
SON SÖZ
Bizim vatandaşın hayali aslında çok büyük değil. Kimse Ferrari istemiyor. Çoğu insan:
“Çocuğum okusun.”
“Evimin borcu bitsin.”
“Emeklilikte rahat edeyim.”
“Başımı sokacak bir evim olsun. Karnım doysun yeter.” diyor.
Yani vatandaşın hayali bile fakir ya da daha kibar bir dille mütevazı diyelim. Ama ne hikmetse kendisini temsil edemeyecek, kendisini anlayamayacak, ekmeğin markette kaç para, belediye ekmek satış noktalarında kaç para olduğunu bilmeyen, alışveriş yapmak için indirim günlerini kovalamayan, dur bunu önümüzdeki ay alalım kredi kartının limiti bitecek demeyi bilmeyen, cüzdanlarında limitsiz kredi kartıyla dolaşan, cepleri dolu, vicdanları boş. Mideleri tok, gözleri aç, görünüşüyle, diliyle hak hukuk mücadelesi veren maskesinin ardına sığınmış, halkın gerçeğinden tamamen kopuk kişileri siyasetçi olarak meclise taşıdığımız müddetçe olacaklar bunlar. Kimse kusura bakmasın. Halkı halktan birileri yönetmeli. Bu mütevazı insanlar yönetime gelse, kamu kaynaklarını kendi kıt kanaat bütçeleri gibi korurlar, israf etmezler. O zaman ülke ekonomisine yük olmazlar diye düşünüyorum. İyi bile gelir, artıya geçeriz.
Bu ülkede sıradan emekli bir öğretmenin milletvekili ya da Milli Eğitim Bakanı olamayacağı gün gibi aşikar. Ya özel okulun, özür dilerim bir tane okulun olursa fakir sınıfına yakın olursun, okulların olursa olursun bakan. Yancılık yaparsan olursun hem hoca hem dekan. Burada halin vaktin iyi olur da ahirette ne olur acep bekan?
Ama paranın dünyasında öyle rakamlar konuşuyor ki normal insanın aklı almıyor. Bizler bin lirayı üç gün yetirmeye çalışırken… Bir yerde milyarlarca liralık para hareketleri konuşuluyor. O yüzden bundan sonra biri bana:
“Abi fon var.” derse… Ben önce soracağım:
“Fon var da… benimki nerede?”
Bizim memlekette artık parayı kazanmak bir mesele… Parayı enflasyon karşısında korumak başka mesele… Paranın nereye gittiğini bulmak ise… Başlı başına bir fon araştırması! O kadar fazla anlatılacak mesele var ki? Bazen yutkunup susarak çok şeyi anlatabileceğimi bilerek susmayı tercih ediyor. Ve yazmak isteyip de yazamadıklarım için affınızı istiyorum…
Fonsuz günler dilerim. Saygılarımla…

YORUMLAR