Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Savaş YUVA

Ağır Olmak!

Dün mesai bitiminde eve dönerken kırmızı ışıkta durduk. Elinde poşetleriyle, her adımında güçlük çeken yaşlı bir adam, ağır ağır önümüzden geçmeye çalışıyordu.
Adımları yavaş…
Omuzları çökmüş…
Ellerinde titrek bir güç…
Yüzünde derin çizgiler…

Camı indirip kendisine aracı göstererek “Dilersen seni evine bırakalım” diye seslendim.
Duymadı.

Belki yorgunluktan, belki de o an, dünyanın tüm sesleri ona uzak geliyordu.
Kim bilir belki de hayat, işitme yetisini de elinden almıştı.
Keşke duyabilseydi beni…
Keşke bir anlığına da olsa yüzüme bakıp, ona “Yalnız değilsiniz” diyebilseydim.
Ama duymadı!

Bu dünyada en çok eksikliğini hissettiğimiz şey, bu cümleler değil mi?
Birbirimize uzatmadığımız eller…
Verilmemiş selamlar…
Veya sıcacık bir tebessüm…

Kalabalık bir şehrin ortasında, onca insan ve araç arasında, o yaşlı adama yardım edememenin derin üzüntüsünü yaşarken, tam o sırada yanı başımda bir sürücünün aceleci davranışına tanık oldum. Defalarca kornaya basıyor ve adeta aracıyla onu ezmek ister gibi “Hadi be moruk!” diye bağırıverdi o yaşlı adama.

Bu densiz ve dengesiz üslup, hem insanlık dışı bir davranış hem de tüm ahlaki ve evrensel değerlerin doğasına aykırı bir söylemdi.

Kabullenemedim!

O anda o sürücünün yüzüne tokat gibi bir bakış fırlattım gözümün ucuyla…
Tamamen insani ve kendiliğinden gelişen bir refleksti bu tepkim.

Ensesinde bu buz gibi bakışımın ağırlığını hisseden sürücü, anında kafasını camdan içeri çekti, sustu ve ikinci bir söz söylemeye cesaret edemedi.

Tüm bu olup bitenler, trafikte kırmızı ışığın sönüp yeşil ışığın yanmasıyla son buldu. Kırmızı ışığın yarattığı o gergin an, yeşilin serbest bırakıcı gücüyle adeta hiç yaşanmamış gibi, hayat, durduğu yerde yine tüm canlılığıyla akıp geçti.

Sözün İzi Kalır…

Elbette kırmızı ışıklar yine yanacak, yeşiller yine hayatı serbest bırakacak. Ama o an, o söz, belki de evrende hiç unutulmayacak bir iz olarak kalacak. Bir gün unutulur sandığımız sözler, aslında hiç unutulmaz. Bir kalbi kırmak, bir ruhu yaralamak, bir insanı incitmek…

Umarım o yaşlı adam, sürücünün sarf ettiği o yakışıksız sözleri duymamıştır.
Umarım o kelimeler, onun yorgun kulaklarına değil de, rüzgarın uğultusuna karışıp gitmiştir.
Ve umarım bu iğrenç söylem, o yaşlı insanın temiz kalbine ulaşmamıştır.

Ki bu sözleri duysaydı, yeryüzünde hiçbir özür, hiçbir yaptırım ve hiçbir ceza, bu yaşlı insanın onuruna verdiği zararı tam olarak karşılayamazdı. İlahi adaletin dışında hiçbir şey, o hadsiz sözlerin kalpte açtığı yarayı iyileştiremez ve çiğnenen onuru iade edemezdi.

İlahi Adalet Tecelli Eder!

Zira bu kişinin davranışı sadece saygısızlık değil; insan olma erdemini yitirmek, vicdanı susturmak ve toplumsal değerleri hiçe saymaktı.

Bu tür insanlar, sadece trafikte değil, hayatın her alanında aynı çürümüşlüğü sergiler. Zayıfa saldırır, güçsüze bağırır, yaşlıya hakaret eder. Çünkü bilir ki kendisiyle denk birine böyle konuşamaz. Cesaretleri ancak kendini savunamayacak insanlara yeter. Bu, korkaklığın en rezil şeklidir.

Oysaki hayatının son demini yaşayan bu hayat abidesi, sadece yolda yürümüyordu; ömrünü, alın terini, yılların ağırlığını taşıyordu. Sürücünün, direksiyon başında ona “moruk” diye hakaret ederken, bu yaşlı adam, belki de geçmişte şu an üstünde bastığı yolları, binaları, köprüleri yapanlardan biriydi. Saçının her teli, yüzündeki her çizgi, yılların emeğinin ve yorgunluğunun belgesiydi. Ona bağırmak, sadece ona değil; geçmişe, emeğe, insanlığa hakaret etmektir.

Bu tür edepsiz insanlar şunu asla unutmasın: Bir gün onlar da bu yaşlı adam gibi yavaşlayacak, onların da saçları beyazlayacak. Ve gün gelecek, karşılarına tıpkı kendileri gibi biri çıkacak; onlara aynı hakareti ve hareketi yapacak. İşte buna ilahi adaletin tecellisi denir.

Ve işte o an, neyi kaybettiklerini anlayacaklar.
Neyi mi?
Edebi!”

Edep, İnsanlığın Kaybolan En Büyük Değeridir.

Bu dünyada her şeyden önce iyice öğrenmemiz gereken en önemli değerdir “edep” dediğimiz şey.
Edep, başkasının varlığına saygı duymak, sözlerimizin ve davranışlarımızın bir sınırı olduğunu anlamaktır. Bu sınır, farkında olmadan aşıldığında, bir “utanma” belirtisi ortaya çıkar. Utanmak, edep için en önemli göstergedir. Eğer bir hadsizlik yapıldığında insanda bu belirti ortaya çıkmıyorsa, kişi edep duygusunu tamamen kaybetmiş, vicdanı körelmiş ve insanlık vasfını yitirmiş demektir.

Edebin sınırını aşan bir edepsiz, eğer utanmıyorsa ona karşı durmak, hadsize haddini bildirmek, “insanım” diyen herkesin görevidir. Çünkü bir edepsize karşı olan tepkisizlik ve sessizlik, ahlaksızlığın daha da yayılmasına zemin hazırlar.

Durmak, Beklemek Değildir!

Mesele, bir varış noktasına en hızlı şekilde ulaşmak değil; yol boyunca kırmızı ışık olmadan da “yeri geldiğinde durarak, insanı düşünerek, insanlığını düşürmeyerek ve kalplere dokunarak” ilerleyebilmektir. Ama günümüz insanı, çabuk biten bir yüklenme çubuğu kadar sabırsız, şarjı biten bir telefon kadar panik olmuş bir durumdadır.

Bu yüzden, hayatın her anında yeri geldiğinde kırmızı ışık olmadan da hızımızı durdurup “ağır” olalım. Ağır olmak sadece bir bekleme anı değil, aynı zamanda hayatı anlama ve okuma anıdır.

Hayatın asıl güzelliği, tüm kargaşanın ortasında, durup düşünebilmektir. İşte o zaman bir insanın yüzündeki yorgun çizgileri, omuzlarındaki görünmeyen yükü fark edebileceksiniz.

Siz de bir gün kırmızı ışıkta beklerken, karşınızdaki insana bakın. Belki o bekleyiş size hızın değil, “insanın değerini” hatırlatır.

Şimdi Paylaş:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER