Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Savaş YUVA

Dünya Barışı İçin Bir Kahve Molası!

Her ne yapıyorsanız;
Durun bir anlığına!

Kalsın her şey ulu orta;
Kısa bir es verin hayata…

Öylece kalsın ekranlar…
Beklesin bildirimler…
Mesajlar cevapsız…
Cümleler  yarım…

Kesin o talepler yağmurunu…
Sağır sultan olun, duymayın…
“Hemen hallet” dayatmalarını pas geçin…
Beklentileri kapıda bırakın…
Ricaları teğet geçin…

Bugün sadece “hayır” deyin;
Kendi sınırlarınızı çizin.

Şimdi kendinizle baş başa kalın.
Dumanı üstünde bir kahve alın.
Derin bir nefes…
Dışarıya ferah bir “oh” çekin.
Keyfinize bakın…

Merak etmeyin;
Dünya, siz olmasanız da döner.
Bırakın zaman kendi ritminde aksın.
Salın kendinizi…
Uzatın ayaklarınızı…
Böyle boylu boyunca…
Özgürlüğü hissedin….

İçinizdeki o güvenli limana çekilin.
Çer çöpten arındırın zihninizi.
Ruhunuzu serbest bırakın.
Ve  sadece buraya odaklanın.

Güzel bir haberim var:

Şimdi…
Yalnızca burada.
İlk kez…

Gerçekten  Hazır mısınız?

Birazdan okuyacaklarınız…
Hayal aleminde kurgulanmış bir hikaye değil;
Doğrudan hayatın kalbinden süzülmüş  gerçek bir kesit…
Sokaktan, insandan ve kısa bir andan yakalanmış capcanlı bir hakikat…

Bu  yazı bir kalem izi değil;
Derine inen bir neşter.
Zihni sallayan bir sarsıntı.

Okuduğunuz an…
Dünyanız değişecek;
Değişmeye…
Dönüşmeye…
Derinleşmeye…
Cesaretiniz var mı?

Varsa, ilerleyin!

Zira bu kapı bir kez açıldı mı…
Geri dönüş yok.

Ama önce soruyorum:
Gerçekten hazır mısınız?

Hazır mısınız derken;
Vaktiniz gerçekten uygun mu?
Kahvenizin ilk yudumu damağınızda mı?
Hele ki zihniniz!…
Hiçbir engele takılmadan  bu hakikati öğrenmeye hazır mı?

Eğer öyleyse…
Başlıyoruz.

Ve perdeler…
İlk kez sizin için açılıyor.

Bir Cevap Uğruna!

Hayatım boyunca tek bir cevabın arayışında oldum:
İnsanı, insana düşman eden şey ne?!…

Biliyordum…
İnsanı yıpratan da tüketen de bir başkasıyla girdiği o sessiz savaştı.
İnanıyordum ki o gizli tetikleyiciyi bulduğum an;
Toplumsal kaos bitecek,
Anlamsız ölümler duracak,
İnsan, insana ilaç olacak,
Dünya barışı sağlanacaktı.

Bu cevabın peşine düşerken;.
Sayısız kitaplar okudum,
Ciltler dolusu yayınlar taradım,
Kütüphaneleri altüst ettim.
Araştırdım soruşturdum.

Dale Carnegie’den girdim.
Sigmund Freud’dan çıktım.
Erich Fromm’un insan tahlillerine daldım,
Daniel Goleman’ın duygusal zekasına tutundum,
Nietzsche’den Schopenhauer’a kadar herkesi dinledim.
İmam-ı Gazali’nin kalp iklimine uğradım,
Mevlana’nın insan sarrafı hikmetlerine sığındım,
Psikoloji kütüphanelerinden çıktım.
Dini öğretileri…
Akım yöneticileri…
Siyaset yazarları…
Sayısız makale…
Sayısız görüş…

Sadece bunlarla yetinmedim.
Farklı disiplinlerde üniversiteler okudum.
İşletme’den tutun İletişim Bilimi’ne…
Bilişim Sistemleri’nden tutun Yazılım Mühendisliği’ne…
Ve hala okumaya, öğrenmeye, gelişmeye devam ediyorum.

Hayat boyu öğrenmek…
Öğrendiklerimi öğretmek…
Benim yaşam tarzım!

Seviyorum zihnimi sistemlerle donatmayı…
Algoritmalar kurmayı…
Stratejiler geliştirmeyi…
Veriyi okumayı…
İnsan dilini çözmeyi…
Makine dilini yazmayı…
Problem çözmeyi…
Mantık geliştirmeyi…
İnsanı tanımayı…
Ve yardım etmeyi seviyorum.

Sokaktan Gelen Ders!

Ama sonra öğrendim ki ben:
Sadece müfredatları okumuşum,
Kalıpları, formülleri, teorileri ezberlemişim.

İnsanın zihnini okuyamamışım…
Kalbe giden o ince yolu bulamamışım…
Hiç anlayamamışım hayatın amacını;
Ne varlığın sesini duyabilmişim,
Ne de dünyayı, evreni okuyabilmişim.

Hayatım boyunca öğreneceğim o en büyük dersi;
Sıradan bir sokakta,
Sıradan bir günde,
Kısacık bir anda öğrenmişim.

Meğer dünya barışını sağlayan sihirli bir formül varmış.
Bunu, tanık olduğum bir olayla keşfettim.
Ve iddia ediyorum;
Anlatacağım bu olay;
Tüm savaşları sonlandıracak bir anahtar!
Her şeyi kökten çözecek bir beşeri yasa!

Bir Park Hikayesi

Şimdi tanık olduğum olayı anlatmaya sıra geldi.

Sağlıklı yaşam için,
Fırsat buldukça yürürüm.

Yine öyle bir gündü.
Yürüdüğüm yolda bizim Veysel Bey’e denk geldim.
Çok yakın bir dostumuzdur kendisi.
Belediyede uzun yıllar çalışmış…
İletişimi devasa…
Bilgili…
Esprili…
Eğlenceli…

Her karşılaştığımızda onun çok kullandığı  bir cümle vardır:
-“Gel biraz laklak edelim” der.

“Gel biraz laklak edelim” demek;
Öylesine sıradan bir muhabbet değil bu…

O anda dünya gündemine neşter vurulur.
İlimden, sanattan hayat tahlil edilir.
Fikirler çay gibi demlenir,
Memleketin nabzı orada atar.
Yazılarımın kaynağı, çoğu zaman bu koyu sohbetten doğar.
Mürekkebim burada koyulaşır.

Dünyanın en iyi konuşan insanı desem yeridir.
Tabii ki hayat felsefesi laklakla kurulu birinden de bu beklenir;
Konuşmaya idmanlıdır her zaman…

Bildiklerini anlatmaya başlasa;
Saatlerce dinlersin….
Zaman durdu zannedersin…

Her neyse, olaya dönelim.

Aracını yanaştırdı dikkatlice.

Israrla:
– “Seni  gideceğin yere bırakayım.” dedi.

Her ne kadar itiraz ederek:
– “Yok ben yürüyeceğim” desem de…

O bilindik sözünü söyledi yine:
“Gel gel, yolda biraz laklak ederiz”  dedi.

Kıramadım.
Çıktık yola…

Ve yol boyunca laklakladık…
Nihayet geldik adresimize…

İneceğiz;
Ama aracı park edecek yer yok bu sefer!

İşimiz birkaç dakikalık işlem…

Bir gayrimenkul ofisinin önü boştu.
Fırsat bu fırsat dedi.
Aracı bir çırpıda oraya çekiverdi.

İndik.
Birkaç adım ilerledik.

Tam o esnada bir araç belirdi.
Ofisin yetkilisi olan bayan gelmesin mi?!

Ama nasıl geliyor…
Işık hızıyla…
Bir kartal gibi….
Sert…
Kızgın…
Ve öfkeli….

Sanki bize söylene söylene;
“Ofisimin önüne aracı nasıl park edersiniz ha!” der gibi…

Gerilim tavan!
Kavga kaçınılmaz!
Kıyamet koptu kopacak!

Ben kendimi bir barış elçisi olarak atadım.
Bir elimde zeytin dalı..
Bir elimde hayali barış bayrağı…

Ama Veysel Bey tehlikeyi hemen sezdi.
Saniyeler içinde bir savunma planı yaptı.
İlk aşama başladı.
Önce bana döndü.
Bayanın duyabileceği esprili bir ses tonuyla:
– “Vay be! Gördün mü? Tam kaçacaktık, tüh, yakalandık!”

Kadın bunu duydu.
Sonra durdu.
Saniyeler sonra…
Kadının yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

Risk ölçere göre;
Tehlike %50 düşmüştü.
Peki sonra ne oldu?
İşte o asıl kırılma anı…

Veysel Bey, kadındaki o tebessümü gördü.
Hiç durmadı.
İkinci hamleyi yaptı.
Yüksek bir özgüvenle…
Bu kez doğrudan kadına döndü.

Gözlerinin içine baktı:
“Ya arabamızı ofisinizin önüne park ettik. Tam kaçacaktık siz geldiniz hanımefendi… Bizi suçüstü yakaladınız. Vallahi helal olsun, sizi tebrik ederim!” dedi.

O an ne oldu biliyor musunuz?
O öfkeli kartal gitti.
Alev alev yanan gözler söndü.
Kadın bir anda kahkahayı bastı.
Çantasını açtı.
İki kartvizit çıkardı.
Birini bana.
Birini Veysel Bey’e uzattı.

Bayan son derece memnun bir şekilde:
-“Hiç sorun değil” dedi.

Ve devam etti:
-“Olur mu öyle şey? Ne olacak sanki?… Hatta vaktiniz varsa buyurun bir kahvemi için…” dedi.

Sadece birkaç saniye.
Sadece iki cümle.
Öfke, kahve davetine dönüştü.

Kadının o hışımla üzerimize gelişi, tamamen suçluluk psikolojimizin yarattığı bir hayaldi beklide…
Ortada ne bir saldırı vardı ne de bir kartal…
Çatışan aslında bizler değil;
Ön yargılarımızdı…
Algılarımızdı…

Tehlike geçip yüzler gülünce anladık ki;
Ne kadar güler yüzlü…
Ne kadar hoşgörülü…
Ne kadar güzel kalpli bir hanımefendiymiş o bayan…

Sözün Büyüsü!

İşte tam o anda Yunus Emre’nin asırlar öncesinden yankılanan o dizeleri zihnimde canlandı:

Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı,
Yağ ile bal ede bir söz.

Yunus ne kadar da haklıydı…
Ağızdan çıkan tek bir cümle.
Doğru an.
İncelikli bir dokunuş.

Çıkmak üzere olan bir savaşı bıçak gibi kesiyor.
Zehirli bir öfke buharlaşıyor.
Yerini sıcacık, bal gibi bir kahve kokusu alıyor.

İşte kelimelerin simyası bu.
Tüm mesele doğru frekansı yakalamak.

Değerlerin Önüne Park Etmek!

Sokakta yaşanan bu sahneyle;
Gözümün önündeki perde kalktı.
Hayatın şifresi önüme serildi.

Sizce o kadın neye kızmıştı?
Arabayı kapısının önüne park ettiğimize mi?
Hayır.

Olay araba değildi.
Olay park etmek de değildi.

Aslında araba onun ofisinin önüne park edilmemişti.
Onun değerlerinin önüne park edilmişti;
Saygısının önüne.
Sevgisinin önüne.
Varlığının önüne.

Yani biz onun alanını değil, onun değerlerini ihlal etmiştik.

Veysel Bey ne yaptı peki?
Tek bir espriyle onun değerini ona iade etti.

Bu espriyle;
-“Seni gördük, seni tanıdık, sana saygı duyuyoruz” dedi kendisine bir nevi.

Ego eridi.
Öfke bitti.

Sonuç olarak şunu gördük:
Dünyada ne gerçek bir kavga varmış ne de düşmanlık;
En derinde, yalnızca gün yüzüne çıkmayı bekleyen saf bir sevgi saklıymış.

Hepsinin tek bir nedeni vardır:
Karşıdakinin değerlerine saygı.
İşte hayatın özü bu.

Keşke öğretmenler sınıfa girdiğinde bunu anlatsa…
Anne babalar çocuklarına bunu aşılasa…
İş insanları müşterilerine bu gözle baksa…
Eşler birbirine bu pencereden dokunsa…

Bütün Çatışmaların Görünmeyen Yüzü!

Bakın etrafınıza:

Kimse kapısının önüne park edildi diye cinnet geçirmez.
Sadece saygıda kusur edildiği için çıldırır.

Bir çalışan terfi alamayınca değil;
Sadakati ve emeği görmezden gelindiğinde kırılır.

Bir hasta kuyrukta sıra beklerken değil;
İnsan yerine konmadığında sesini yükseltir.

Evin hanımı, bulaşığa söylenmez;
Gösterdiği çabanın fark edilmeyişine söylenir.

Bir çocuk ödev yapmadığı için değil;
Dinlenilmediği için hırçınlaşır.

Bir genç aileye isyan etmez;
Birey olarak kabul görmediği için duvar örer.

Bir dostunuz telefonunuza geç dönünce kırılmaz;
Önemsenmediğini hissettiğinde kırılır.

Bir ortaklık para yüzünden bitmez;
Güven ve değer algısı zedelendiğinde biter.

Bir yazar eleştiriye değil;
Emeğinin üstünkörü geçilmesine öfkelenir.

Ve devletler arasındaki  savaşlar,  sınır toprağı için başlamaz;
Gurur ve itibar ihlaliyle başlar.

İşte formül bu kadar basit.
Hiçbir şey göründüğü gibi değil.
Her gerilimin arkasında ihlal edilmiş bir değer var.

İnsan Kalbine Dokunan Formül!

Bir insanın değerine saygı duyarsanız;
Önünüzdeki tüm kapılar açılır.
Kahveler demlenir.
Dostluklar başlar.
Güler eğlenirsiniz.
Hayat bu kadar güzel!

Kimse küçük bir meseleden savaş çıkarmaz.
Büyük bir meseleden de…
Asıl mesele;
Değerler, çiğnendiği içindir.

Öğretmenler sınıfa girdiğinde bunu anlatsa…
Anne babalar çocuklarına bunu aşılasa…
İş insanları çalışanlarına  bu gözle baksa…
Eşler birbirine bu pencereden dokunsa…
Yaşamak ne güzel olurdu!…

Şimdi kahvenizden bir yudum daha alın.
Ve derin derin düşünün…

Bugün kimin değerinin önüne park ettiniz?
Hemen şimdi gidin…
Ve ona itiraf edin…
-“Tam kaçacaktık, suçüstü yakalandık” deyin…
Onu oracıkta hemen tebrik  edin.
Ve o tebessümün ardından ikram edilen o sıcacık kahveyi içip gelin.

İşte o zaman hissedeceksiniz…
İnsan kalbi ne kadar güzel…
Ne kadar hassas…
Ne kadar affedici…
Ne kadar duygusal…

İnsan insana düşman değildir aslında;
Sadece anlaşılamamaktan yorgun,
Sadece değer görülmekten mahrum…

Şu hayatta bu şekilde  yaklaşıldığında,
Etkilenmeyecek bir tek insan yoktur.
Varsa da;
Ya insan değildir,
Ya da insanlıktan çıkmıştır.

Şimdi Paylaş:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER