Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Prof. Dr. Salih ŞİMŞEK

Kayıp İki Anahtar


Yarım asra yakın bir zamandır seyahat ederim. Yurt içinde birkaç il kaldı
gezip görmediğim… Dünya ülkelerinin neredeyse yüzde 20’sini gezdim. Her
fırsatta seyahatte olurum, fiilen olmasa bile ruhen veya kitaplar okuyarak…
Çok gezenlerin çok da malzemeleri olur anlatılacak. Çok miktarda yaşanmış
hatıra biriktirir zihinler yolculuklar boyunca… Hatıraların bir kısmını ’30
Şubat’ta Doğdum Yerimde Duramıyorum’ isimli kitabımda topladım.
2008’de basıldı. Yakında ‘Hüzün Medeniyeti Endülüs’ baskıya hazır hale
gelecek. ‘Benim Gönlüm Hep Yollarda’ isimli sadece yol yazılarım da hazır,
yayınlanacağı zamanı bekliyor…
Yıllar önce Sivas’a görevli gittim. Cumhuriyet Üniversetesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü’nde yapılacak Doktora sınavı için Sakarya Üniversitesi İktisadi ve
İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü Başkanı Prof. Dr. Aziz Kutlar ile
birlikte, benim aracımla gittik oraya… Bir gece misafirhanelerinde kaldık.
Yeni dostlar edindim orada… Yıllar once gördüğüm Sivası çok gelişmiş buldum.
İç Anadolu’nun muhteşem bir şehri olmuş…Tertemiz ve geniş caddeler, canlı
bir şehir hayatı ve güzel bir hava ile karşılaştım. Dışarıdan gelenlerin hatıra
olarak yanlarınnda götürdükleri ‘damak tadı’ mükemmeldi. Bir ‘Lezzetçi’
tanıdım, gerçekten lezzetçi bir lokanta idi. Sivas’a gidişte, durma yeri problemli
de olsa, gösterişsiz bir pozisyondaki ‘İhtiyarın Yeri’nde yediğimiz pirzolayı
unutmam mümkün değil. Bize mihmandarlık yapan Y. Doç. Dr. Murat
Sarıkaya’nın (kendisine rahmet diliyorum) götürdüğü ‘Çerkez’in
Kahvehanesi’nde gördüğüm mekan ve içtiğimiz kahve ayrı bir tattı.
Heni derler ya, ‘yediğin içtiğin senin olsun, gödüklerini anlat’, ben de
gördüklerimi ve yaşadıklarımı anlatacağım kısaca bu seyahat yazımda…
Sivas’a giderken Kırşehir civarında ana yol üzerinde güzel bir tesiste mola
verdik: TŞÖF -Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu’nunun
tesisi… Aynı tesisten Ankara-Konya yolunda da var ve ben memleketim
Gaziantep’e gidiş gelişlerimde orada mola veririm.
Sivas’taki görevimiz bitti ve dönüyoruz. Bahsettiğim tesise tekrar geldik ve
mola verdik. Lavaboya gittik sonra da çay salonuna oturup çay içtik. Biraz
dinlendikten sonra aracımıza yöneldik. Aracı ben kullanıyorum. Baktım
aracımın anahtarı yok. ‘Acaba, aracın üzerinde mi bıraktım’ diye gidip
baktım, yok… Çay salonuna gidip oturduğumuz masayı kontrol ettim, yok…
Her halde ‘lavaboda elimimi yüzümü yıkadığım yerde bıraktım’ diye gidip
kontrol ettim yok… Çaresizim ve çare arıyorum. Ben aracın başında kara kara

düşünürken Aziz Hoca geldi. Durumu ona anlattım. O da gidip bir araştırma
yaptı ve geldi. Sonuç aynı, yok…
Aracın başındayız! Yedek anahtar var, o da Sakarya’da kaldı, yanıma almayı
unutmuşum… Vakit öğle sonu… Beklerken, tesiste ‘anons’ ettirmek aklıma
geldi. Aziz Hoca’ya:
— Aziz Hocam, gidip bir anons ettirsen? Belki anahtarı bulan biri vardır,
oraya bırakmış olabilir, dedim.
Hoca anons yaptırmak için gitti. Ben, kara kara düşünmeye devam ediyorum.
Bir ara daldım. Yıllar önce 1973 yılı yazında, henüz üniversite öğrencisi 3.
sınıfta iken, Almanya’da Münih Tren İstasyonu’nda kaybettiğim anahtarım
aklıma geldi.
O yıl ilk defa yurt dışına çıktım. İstanbul’dan birkaç arkadaşımla İngiltere’ye
gitmek üzere İstanbul Sirkeci’den trene bindik. Ne kadar sürdü bilmiyorum
ama Almanya’nın Münih kentine sabahleyin vardık. Akşam saatlerinde
buradan bir başka trene binip, sabahleyin Belçika’nın Ostende şehrine varıp
trenden indik. Gümrük işlemlerinden sonra bekleyen Feribota binip Manş
Denizi’nin karşı kıyısındaki Dover şehrine, oradan trenle Londra’ya ulaştık.
Londra’dan da bir başka trenle Kuzey Denizi yakınlarında Norwich şehrine,
oradan da Wroxham isimli kasabanın birkaç kilometre uzaklılığında bulunan
bir meyve çiftliğine gidip iki ayı geçkin bir süre çilek ve benzeri meyve
topladık, para kazandık.
Maceralarla dolu bir süre geçirdik bu çiftlikte… Çoğunluğu o zamanki
‘Komünist’ ülkelerden gelen çok sayıda öğrenci vardı bu çiftliğe çalışmaya
gelen… O yıllar, dünyada üniversitelerinde çok meşhur ve yaygındı boykot
yapmak… Bizler de çiftlik yönetimini, ‘çalışma şartlarımızı düzeltmedikleri’
(!) için protesto ettik. Boykot, gösteri ve yürüyüşler yaptık. Gazetelerde haber
olduk. Sonra da kovulduk.
Dönme vaktimiz geldi. Londra’dan Victoria istasyonundan bindiğimiz trenle
Dover-Manş Denizi-Ostende yoluyla tekrar Münih’e geldik. Giderken iyi
gezememiştik Münih’i… Burada bir hafta kadar kalmaya karar verdik. Okullar
tatil olduğu için öğrenci yurtları boştu. Ucuz bir Hostel (öğrenci yurdu)
bulduk. Hostele gelip giden belli olmadığı için de valizlerimizi ve kıymetli
eşyalarımızı (pasaportlar da dâhil) Münih Tren Garı’nın bekleme salonu
altında bulanan ‘otomatik emanet dolaplarına’ koyduk. Benim kullandığım
büyüklükteki dolaplar, günde 1 mark atılarak eşyaları koruma altına
alıyordu. Eğer 24 saati geçerse ilave para atmak gerekiyordu. Biz de bir hafta
boyunca her 24 saatte bir orayı ziyaret ediyor ve 1 mark atarak eşyalarımızı
emniyette tutuyorduk.

Münih’teki zamanımızı doldurduk ve Cumartesi günü mesela saat 16.00’da
Münih-İstanbul trenine bineceğiz. Heyecanlıyız, ‘gâvur memleketleri’nden
ülkemize döneceğiz. Hareketimizden üç-dört saat önce Tren Garı’na gidip
bekleme salonunda biraz oturup ‘gırgır-şamata’ yaptık. Sonra da aşağı kata
eşyalarımızı almaya gittik. Aaa, bir de ne göreyim, benim emanet dolabı
anahtarım yok, kayıp. Ceplerimi defalarca karıştırıyorum, yok… Arkadaşlar
eşyalarını çıkardılar ama benimki dolapta hapis…
Bu dolapları kullanmadan önce öğrenmiştik: Üst katta yedek anahtarların
olduğu bir büro var. O yüzden tedbirli olup, dolap numaralarımızı da
ezberlemiştik. Büro’ya gittim. Görevliye İngilizce olarak, anahtarımı
kaybettiğimi ve numarasını söyledim. Bedelini ödeyip yedek anahtarı almak
istediğimi belirttim. Görevli bana ne dese beğenirsiniz?
— Niye Almanca konuşmuyorsun?
Ben de:
— Okulda İngilizce öğrendim, dedim.
Küstah bir şekilde verdiği cevap, hiç unutmuyorum:
— Almanca da öğrenebilirdin. Pazartesi günü filan yere git, oradan bir yazı
al, buraya getir, yedek anahtarını o zaman alabilirsin!
Al başına bela… Adam tam bir Alman dil milliyetçisi… Belki de haklı… Bu
cümleden sonra bir kelime İngilizce konuşmadı. Almanca bilen Türk işçileri
getirdik, onu ikna etsin diye… Olmadık diller döktük. Adam, ‘Nuh dedi,
Peygamber demedi’. Ölür müsün, öldürür müsün?
Öyle yorulduk ki… Biraz oturup dinlenelim diye, birkaç saat önce oturduğumuz
yere tekrar gittik. Meğer aynı yere oturmuşuz. Bir de ne göreyim: Benim
dolabın anahtar burada!
Dünya benim oldu. İnsanın ‘eşeğini kaybedip sonra bulması’ işte böyle
olmalı…
Tam bunlar kafamdan geçtiği sırada Aziz Hoca geldi. Elinde arabanın
anahtarı! Anonsa gittiği yerde, görevliye daha ‘anahtar’ demeden uzatmış
adam. Meğer elimi yüzümü yıkadığım yerde, lavaboda bırakmışım. Benden
sonra gelen biri de almış ve anons yerine bırakmış.
Ben de buraya gelinceye kadar, ‘bana bu yolculuktan yolculuk malzemesi
çıkmayacak galiba’ diye içten içe hayıflanıyordum.
Meğer hayıflanmaya gerek yokmuş.

Sen misin malzeme isteyen?
Al sana, yaşanmış bir yol malzemesi…
Yaşanmış gerçek bir yol hikâyesi…

Şimdi Paylaş:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER