Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Prof. Dr. Salih ŞİMŞEK

İspanya Seyahatimiz Hatıralarından

2009 yılında üç meslektaşımız (Prof Harun Taşkın, Prof Ercan Öztemel ve Prof.
Cemalattin Kubat) ile ilk İspanya seyahatimizi yaptık. (Bu vesile ile iki yıl önce
aramızdan ayrılan Harun hocamıza rahmet diliyorum). Fransa’dan başlayarak
tüm İspanya’nın Kuzeyinden başlayıp Cebeli Tarık Boğazı’na kadar indik. Aşağıda
o seyahatimizin bir kısmından nakil yer alıyor:
Endülüs’te ve İspanya’da bugün son günümüz… Zaman, ne kadar da çabuk
geçiyor. Hayatta her başlayan şeyin bittiği gibi, seyahatimizin de sonuna gelindi.
Ülkemize dönüş telaşımız başladı. Planladığımız üzere, sabah otelin lokantasında
fonda İspanyol müziği eşliğinde, şen şakrak, açık büfe kahvaltımızı yaptık
El Hamra Sarayı yakınındaki otelimizi terk ettiğimizde saat 08:00 idi.
Kaptanımız, Cemalettin Hoca… Planımız, hesabımızdan yarım saat saptı. Elveda,
Al-Hamra… Elveda, adı Granada yapılan Gırnata… Elveda, Endülüs…
Gönlümüzü burada bırakıyor, hüznümüzü birlikte götürüyoruz. Bismillah deyip
Madrid’e doğru yola çıktık.
Yolda gördüğümüz ilk levhada, Madrid 422 kilometre yazıyor. Demek ki, yaklaşık
5 saatlik karayolu yolculuğumuz kaldı.
Yolda bir otomobilin çektiği bir köpek römorku gördük. Bir nevi köpek kafesi
yaptırıp içine bir köpek koymuşlar. Nereye gidiyorlarsa… Harun Hoca, eliyle
kabin içindeki köpeği işaret ederek:
— Kâtiller… Câniler… Zâlimler ve dahi Zâniler… Irak’a asker gönderip,
orada milyonlarca insanı acımadan, canice, haince ve hunharca
katledenler, köpeklere merhamet gösterip onlara özel araçlar yapıyorlar. Diye
feveran etti.
Yol boyunca görünen her taraf, bodur zeytin ağaçlarıyla dolu. Tabir caiz ise, “dağ
taş zeytin”. Etraf, tam anlamıyla, Zeytin Dağı… Yaklaşık 300 kilometre
boyunca zeytinliklerle birlikte yol aldık. Nefis bir yol… Güzel bir hava ve havamız
da çok ama çok güzel… Şiir gibi bir seyahat…
Bir mola yerinde kaptan değişikliği yaptık. Komutayı ben aldım. Hareket
ettiğimizde Ercan Hoca:
— Hocam, bak… Cemalettin Hoca şu ana kadar 150 kilometre süratle yol aldı,
dedi.
Ben de:
— Yani, “sen de 150 kilometreden aşağı gitme” mi demek istiyorsun? Dedim.
150–160 kilometre süratle kayan bir yolda gidiyoruz.
Arkadaşlara takılıyorum:
— Yahu arkadaşlar! Burası ne biçim memleket? Asker yok, polis yok… Trafik
kontrolü yok, trafik polisi yok. Pasaport kontrolü görmedik. Beni, eski doğum
tarihim olan “30 Şubat” yüzünden kimse sorguya çekmiyor. Ben maceraya
alışmışım. Şimdiye kadar hiç macera yaşatmadı bu adamlar bana…

Bu konuşmalarımızın üzerinden yarım saat geçti geçmedi, Madrid’e 200
kilometre kala, siyah bir otomobil önüme geçti. Önüme geçtikten kısa bir süre
sonra arka camın içinde bulunan ikaz lambalarını yakıp söndürdü. Sivil polis
olduklarını anladık. Sağ önde olan biri elini camdan çıkarıp, “yavaşla” işareti
yaptı. Anladık ki polise yakalanmışız. Biraz gittikten sonra uygun bir yerde
durduk. İngilizce sordum:
— Buyurun, ne oldu?
Polis memuru İspanyolca bir şeyler söyledi.
Bende
— Türkçe biliyor musun? Dedim.
O da bana;
— İspanyolca bilmiyor musun? Diye sordu.
Anlaşamayınca bir A4 boyutunda kâğıt çıkardı. 120 yazıp yuvarlak içine aldı ve
gittiğimiz yolu gösterdi. Sonra da 157 yazıp onu da yuvarlak içine alarak beni
işaret etti.
Yani dedi ki:
— Bu yolda maksimim hız 120 kilometre. Sen 157 kilometre ile gidiyordun.
Cezanız, 300 €.
Anlamamış numarasına yattım. “Olamaz!” gibi bir görüntü verdim. O da, ön
kapıyı açıp, içeride bulunan ekrandan arabamızı ve kaydedilen sürati gösterdi.
Adam haklıydı. Sonra, arabanız “rent a car?” diye sordu. Ehliyetimi alıp içeride
oturan memura verdi. Memur, ceza makbuzunu yazarken, dışarıda ilk muhatap
olduğumuz memur açıklamalarına devam etti:
— Cezayı şimdi burada öderseniz, %30 indirim ile 210 € ödersiniz. Sonra
öderseniz 300 € …
Arkadaşlara ne diyorsunuz? Diye baktım.
— Uğraşmayalım 210’u ödeyelim, dediler.
Cezayı indirimli ve “gönüllü (!)” olarak ödedik… Makbuzu imzaladık ama
imzaladığımız makbuzun dili İspanyolca… Neyi imzaladık, onu da bilmiyoruz.
Araçta bulunan bilgisayardan yazılan cezanın çıktı makbuzunu aldık. Tam
ayrılacağımız sırada, memurun gözünde, ödediğimiz ceza yüzünden
şaşkınlığımız nasıl görünüyorsa, memur bize, gitmekte olduğumuz yolu
gösterdi ve lisanı hâl ile ve Harun Hoca’nın tercümesiyle dedi ki:
— Ödediğiniz cezanın şoku ile sakın yanlış yere gitmeyin! Madrid, buradan
dosdoğru… Bir yere sapmadan dosdoğru gidin! Yürrrü! Taş arabası!
Siz böyle daha çok gidersiniz!
Arabayı hışımla hemen Cemalettin Hoca’ya devrettim. Ercan Hoca’ya da sordum:
— Söyle bana, şimdi suçlu kim? Cemalettin Hoca mı? Ben miyim? Yoksa “150
kilometreden aşağı gitme” diyen; “sen, Cemalettin Hoca’dan daha
büyük hocasın” diyen sen misin? Harun Hoca mı? O masum… Onun hiç
kusuru yok…
Hyundai Firması’nın bir otomobil modeline ismini veren, Santa Fe şehri
civarında “durum değerlendirmesi” yaptık ve ödediğimiz ceza için, başladık
teselli gerekçeleri aramaya:

— Yahu, iyi ki bir defa yakalandık… Şimdiye kadar bütün yollarda bu süratle
gitmiştik. Hatta 180 kilometre hız yaptığım yer de olmuştu. Ya, her seferimizde
ceza yeseydik? O zaman ne olurdu halimiz? İlk gün yakalansaydık, tüm
seyahatimiz boyunca tedirgin gidecektik. Hâlbuki son gün oluşu bizi rahatlattı.
Adiyos, gidiyos ve trafik cezası ödüyos… Ve tekrar Adiyos, diyos ve
gidiyos.
Saat 12:00 civarı olduğunda Madrid’e girdik. Araç teslim saatimiz 13:00 olduğu
için “ne olur ne olmaz” diyerek, şehirde dolaşmaktan vazgeçtik. Araç kiralama
yerine, firmanın hava alanındaki bürosuna gitmeye karar verdik. Aradığımız
terminali bulmakta epeyce zorlandık. Yanlış terminallere girip çıktık. Nihayet
terminali ve önündeki park yerini bulduk ama bu defa da yanlış yere park
ettiğimizi öğrendik. Aramızda sadece bir bariyer vardı, o bariyeri geçmek için
uzunca bir süre arabayla tur atmak zorunda kaldık. Araç teslim yerine
vardığımızda saatimiz de tamamlanmıştı.
Aracımızı teslim almaya gelen görevli kız, araç etrafında şöyle bir dolanıp:
— Arka tamponu çarpmışsınız. Bunun için, 250 € ödeyeceksiniz, demez mi?
Haydaa!… Tamponda gösterdiği yerin çarpık olduğuna dair he hangi bir iz
bulamıyoruz. Onun gösterdiği yeri, belki de kolonyalı mendille silsek kaybolacak,
ama görevliyi bir türlü ikna da edemedik. Her ne kadar çarpık olmadığını bilsek
de, “ödemeyi yapıp kurtulalım” dedik ve öyle yaptık… Aracı teslim edip
eşyalarımızı aldık ve terminale girdik. Daha önce belirttiğim, buraya geldiğimiz ilk
gün bulduğumuz “özürlü tuvaletini” ziyaret edip yan taraftaki kafeteryada
biraz oturduk. Kahve içtik. Artık uçak saatini bekleyeceğiz.

Şimdi Paylaş:

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER