Kâbe’nin karşısında durduğunda zaman durur. Saat işlemez, kalabalık kaybolur. Sadece sen kalırsın. Bir de kalbin… Ne kadar yorgun olduğunu orada anlarsın. İnsan bazen yıllarca ayakta dolaşır ama ruhu oturacak bir yer arar. Kâbe işte tam orasıdır. Ruhun ilk defa dizlerinin üzerine çöktüğü yer. Taş sanırsın ama değildir; o taşlar insanın içindeki ağırlığı çeker alır. Bakarsın, bakarsın, sonra gözlerinden yaş gelir. Neden ağladığını bilmezsin ama durduramazsın. Çünkü orada kimse güçlü olmak zorunda değildir.
Bir zamanlar aynı yere bir adam gelirdi. Kimse ona peygamber demezdi, kimse arkasından yürümezdi. Yetimdi, sessizdi, yükü ağırdı. İnsanlar onunla alay ederken o susardı. Kâbe’nin gölgesinde hakaret gördü, küçümsendi, yalnız bırakıldı. Ama kalbi sertleşmedi. Çünkü onun kalbinde kin tutacak yer yoktu. O kalp, rahmetle doluydu.
Geceleri Mekke susunca Hira’ya doğru yürürdü. O yol zordu. Taşlıydı. Nefes keserdi. Ama o yine de çıkardı. Çünkü insan bazen kalabalıktan değil, insanlığın gidişinden yorulur. Hira’ya vardığında dünya arkada kalırdı. Orada ne alkış vardı ne ses. Sadece sessizlik… Ve o sessizliğin içinde bir bekleyiş. Ne olacağını bilmeden, sadece Rabbine sığınarak beklemek. İşte insanı en çıplak hâliyle bırakan şey budur.
Sonra bir an geldi. Kalbin kaldıramayacağı kadar büyük bir an. “Oku” dendi. O titredi. Çünkü bu ses kulağa değil, ruhun en derin yerine inmişti. “Ben bilmiyorum” dedi. Aslında “Ben güçsüzüm” diyordu. Ve Allah, güçsüzlüğünü kabul eden bir kalpten insanlığa seslendi.
Sonra acı başladı. Taşlandığı günler oldu. Ayaklarından kan aktı. Geri dönüp bir beddua etmedi. Başını göğe kaldırdı, sesi titreyerek sadece şunu söyledi: Onlar bilmiyor… Bu cümle insanın boğazına düğüm olur. Çünkü o an bir insan değil, merhametin kendisi konuşuyordu.
Yıllar geçti. Dişi kırıldı, sevdikleri toprağa düştü, ihanete uğradı. Ama o yine affetti. Çünkü onun gelişi intikam için değil, kalpleri onarmak içindi. Kırılanı kırarak değil, sararak iyileştirdi.

Bugün sen Kâbe’ye baktığında bunu hissedersin. Orası sadece bir yön değildir, bir çağrıdır. “Gel” der. “Yoruldun.” “Yükünü bırak.” Hira ise fısıldar. “Sus.” “Dinle.” “Kendine dön.”
Ve insan anlar ki bu yolculuk Mekke’ye değildir. Bu yolculuk kalbin evine doğrudur. Kâbe taş değildir, Hira bir mağara değildir. Onlar, insanın Rabbine en yakın olduğu hâlidir. Orada insan ağlar ama küçülmez. Aksine, ilk defa gerçek anlamda ayağa kalkar.
Can dostum, beni ağlattın iyi ki vasın…….
Selam ve Dua ile…
